21 Ocak 2018 Pazar

Etrafı kalın ve yüksek beton duvarlarla çevrilmiş, her yönü güvenlik kameralarıyla donatılmış, adeta bir cezaevi asayişiyle güvenlik görevlerinin koruduğu site veya rezidanslara kaçar oldu insanlar.

——————————————————————————————————————————————-

“O duvar da arkasındakiler de

 De de BU DUVARLAR çökecek tamam”

Nuri PAKDİL

Bir süredir şehirle içli-dışlı okumalar içerisindeyim. Anladım ki; insanın dokunarak hissettiği zevki ne okumalarda, ne film seyirlerinde,  ne de yüksek sesli dinletilerde yakalaması mümkün değil. Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol eserini kaleme alırken yaşadığı yerden binlerce kilometre uzaklardaki Arabistan çöllerinde aylarca deve sırtında yolculuk yaptığını öğrendiğimde irkilmiştim. İrkilmem; içindeki çalkantıları hissederek yaşaması ve yaşadıklarını samimice aktarabilmesiydi. Yani hissederek okumak, yazmak, yaşamak ve dahi savaşmak…

Bu şehri ve içindekileri hissetmek için aralarına karışıp göz temasında bulunmak lazım. El sıkışıp boyunlarına sarılabilmeli ve oturup bir çay ocağı köşesinde dertleşebilmeli insan. Göz göze, diz dize, el ele, omuz omuza… İlişkiler mekanik olmamalı yani. Blakely’in deyişiyle; “Sosyal kontak (temas) olmadan, sosyal kontrat (sözleşme) olmaz.” Şayet Ankara, Diyarbakır’ın gözlerinin içine bakarak yaşadığı yoğun duyguları hissedemezse kardeşçe yaşaması zorlaşır bu toplumun. Diyarbakır da İstanbul’a sarılıp dostça kucaklaşmayı beceremezse kardeşçe bir yaşam sürmesi güçleşir. Aynı şekilde kardeş şehirler olan, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Bosna, Üsküp, Süleymaniye… için de öyle.

Oysa her geçen gün hızla dönüşen kentlerde korku büyüyor. Daha çok da metropol kentlerde kol gezen bu korku, insanları blok blok duvarların içine gömüyor. Adına site veya rezidans denilen o kalın kalın duvarların arkasına hapsediyor yalnızlaşan kitleleri. Bu şehirde yaşamanın verdiği korku telaşıyla etrafı kalın ve yüksek beton duvarlarla çevrilmiş, her yönü güvenlik kameralarıyla donatılmış, adeta bir cezaevi asayişiyle güvenlik görevlerinin koruduğu site veya rezidanslara kaçar oldu insanlar. Farkında olmadan burnunun dikine yükselen bu beton yığınları içerisinde mekanikleşen insani ilişkilerle adeta ruhsuz bir şehir peyda oldu.

Kuşkusuz “karmaşık bir şey” olan kent, her geçen gün yalnızlaşıyor. Korkutuyor insanı göğü delercesine yükselen bu binalar. Kalın kalın duvarların arkasına itiyor insanları bu korku. Mahalleden kaçıp beton duvarların arkasına sığınıyor yalnız kalabalıklar. Böylece kent farkında olmadan ayrışıyor. Güvenlik duvarlarının üzerine örülmüş jiletten teller, birçok açıdan konuşlanmış kameralar, güvenlik kollukları ve insanı ürküten siyah siyah cipler… Çaresizlik ve korku duvarının arkasında plastik bir hayatın ürettiği mutsuz suratlar dolduruyor her tarafı haliyle.

Anlaşılan bir kentsel çöküşüm ve ayrışımla karşı karşıyayız. Çöken ve ayrışan sadece binalar değil, yapılara ruh katan insanlardır. Toplumun yüzyıllardır yaşam tarzlarıyla birlikte taşıdığı örf, adet, kültür ve inanışlar… yok oluyor. Geleneksel Türk Osmanlı mahallesi tarihe karışıyor. Site, rezidans, villa… duvarlarıyla kentten ayrışan “Kapalı Cennetler”de yeni yeni yaşam tarzları, uyduruk kültürler ve inanışlar boy göstermeye başladı. Kent çöküp ayrışarak tükeniyor!

Yıllar önce “muhafazakar gettolaşma” üzerine bir alan araştırması yapmak üzere Başakşehir’de karşılaştığım  bir araştırmacı-yazarın tespitleri içine girdiğimiz türbülansın boyutunu gözler önüne seriyor adeta:

“Kendisini ve ailesini şehrin geçirgen sokaklarından koparıp duvarlarla çevrili siteye kapatan yeni orta sınıf aile reisinin  güvenlik endişeleri ulusal sınırlarındaki hükmünü yitiren devletinkiyle örtüşür. Aile reisini asıl korkutan, aile bireylerinin can sağlığı değil, onların yabancılarla temas suretiyle “baba”nın düçar olduğu yetersizliklerin farkına varmalarıdır.”

(İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali- Ayşe Çavdar –Pelin Tan Sel Yay. Sayfa:147)

Söz konusu alan araştırması için aylarca Başakşehir’de kiraladığı bir dairede gözlemlemelerde bulunup sorular soran yazarın netice itibariyle; kiminin “deprem korkusu”, kiminin “suç korkusu”,  kiminin de “sınıf atlamak” sevdasıyla yerleştiği Başakşehir örneği, kentsel dönüşümün toplumda açtığı yaralar ve toplumsal dönüşümün geldiği yer açısından önemli doneler içeriyor.

Benzer şekilde Alev  Erkilet’in “Kentsel Ayrışma” üzerine yaptığı tespit de bu dönüşümün ayrı bir boyutuna dikkatlerimizi çekiyor:

Konutlar ve onların oluşturduğu mahalleler, salt fiziksel yahut mimari özellikleri bakımından ele alınacak olgular değildir. Marshall’ın da belirttiği gibi, “konutun niteliği, mekansal dağılımı ve içinde kimin oturduğu (fiziksel, hukuksal, ve finansal açılardan) toplumsal yapı ve süreçlerden etkilenirken; onun bu özelliklerinin toplumsal sonuçları da vardır. Bu açıdan bakıldığında “konut, hem toplumsal bir kurgu hem de toplumsal bir etken olarak nitelenebilir.” (Alev ERKİLET a.g.e sayfa:127)

Bu çerçevede bir süredir kentsel dönüşüm kitapları okuyor, konuşmalarını dinliyorum. Meğer bir dünya dönüşüyor içimizde de bihaber yaşıyormuşuz. Sulukule’den tutun da Bağcılar, Pendik, Zeytinburnu, Fikirtepe’ye varıncaya kadar kentsel dönüşüm adı altında ne kentler yıkmışız da farkında değiliz. Ne kültürler berheva olmuş da hissedememişiz.  İşin kenti ranta dönüştüren boyutu ise cabası!

Dişimizle tırnağımızla toparladığımız mahallemizin ortasına kentsel ateş düşmüş de bigane kalmışız onca zaman. Biri çıkmış; “ben yaptım, oldu” demiş; ötekisi bakakalmış. Birinin eli Demir yumruk, ötekinin kolu kesik…

Oysa kentsel dönüşüm adı altında nice sosyolojik tahliller ve psikolojik analizler doldurmuş sayfaları da bir yaramıza merhem olamamış meğer. Bir yığın alan araştırması, anketler, sempozyum ve seminerler sadece bilimsel araştırmalara altlık oluşturmuş. Şehre dokunan boyutu hep ihmal edilmiş. Bir toplumu şekillendirelim derken şayet ameliyat başarısız olursa bir nesil, değil birkaç asır acısını dindirmek mümkün olmaz. Neyse ki son dönem “Yatay Mimari” frenlemesi bir ilaç gibi imdada yetişti. Bu kadim şehirlere yakışan da budur. Ama onun da etkisini zaman gösterecek.

Velhasıl vurgulamak istediğimiz; bu kent kendini ve ruhunu kaybedercesine çılgınca dönüşürken, içinde hüküm süren beşer de âdemliğini yitirmek üzere.

Siteler, rezidanslar, villalar, akıllı binalar… Yani duvarlar, duvarlar, duvarlar… Sezai Karakoç’un dediği gibi “Gittikçe kapanıyoruz içimize” :

“Bir set çekmek için kumsalda

İnsanlıkla kendi aralarında

Beton atıyorlar taş biriktiriyorlar

Duvarlar çetin pencerelere yüksek

Gittikçe kapanıyoruz içimize

Duvarlar duvarlar duvarlar

Duvarlarla çevrilerek

Sonra baba düştü, en sonra bir sonbaharda

Bozgunun acı bir sürgün verdi babada…”

(Sezai KARAKOÇ)

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...