16 Aralık 2017 Cumartesi
Serap Kadıoğlu - Yazarlar >> Temâşa
31.Mayıs.2017 13:01

Muhayyilelerimiz bile artık ruhlarımıza huzur verecek türden değil, kimlik satın almak üzerine kurulu. Belki de bana en çok dokunan bu. Hayatımın hiçbir döneminde bu derece sahte kimlikler, yalan tebessümler, çıkarcı övgüler gördüğümü hatırlamıyorum. 

———————————————————————————————————————————————–

Konuşacak ne çok şey varsa, sustuklarımız o denli çoğalıyor. Susulması gereken ne varsa, her köşe başında zılgıtla çağlıyor. Böyle bir zamanda kimin neyi sustuğu ile kimin neyi söylediği her zamankinden daha çok anlam kazanıyor. Vicdanıma mahcup olmamak adına birkaç misalden idraklere not düşmek istiyorum.

Epeyce bir zamandır köşemde, olanı biteni gönül gözümle müşahede etmeyi tercih ettim. Hangi mecrayı seyrettiysem karşımda zuhur eden hep süslü bezekli bir dünya oldu. Dünya ile o denli dost olmuşuz ki, bırakın gerçek dostlar edinmeyi, onlara ihtiyaç bile duymaz olmuşuz. Muhayyilelerimiz bile artık ruhlarımıza huzur verecek türden değil, kimlik satın almak üzerine kurulu. Belki de bana en çok dokunan bu. Hayatımın hiçbir döneminde bu derece sahte kimlikler, yalan tebessümler, çıkarcı övgüler gördüğümü hatırlamıyorum. Hayretsiz ve fakat mahzun bir temâşadayım…

Siyasette görmeye alışkın olduğumuz pişkin suratlar ve çıkar ilişkileri ülkemizde tarihî zirvesine ulaşsa da; beni daha çok müteessir eden, bu tip hadiselerin artık hayatımızın her alanına girmiş olması ve özellikle gönül ehli insanlar olarak tabir ettiğimiz tasavvuf erbapları arasında da vuku bulması oldu. Gönüllerin de satın alınabilmesi, yanmayan kefenlerin satılmasından çok daha fazla dokunur hassasiyetimize. Eğer başlarında büyüklüğüne şahit olduğum bazı muhterem zatlar olmasaydı, kesinlikle tasavvufî oluşumların dahi sekülerleşmeye doğru kaydığını söyleyebilirdim.

Kapitalist sistem, maalesef şirketlerle beraber çoğu sivil toplum kuruluşları ve vakıflara da el atmış durumda. Bu düzende çalışan insanlar ayakta kalmak için sistemi öylesine içselleştirmişler ki, özel hayatlarına da uyarlar hâle gelmişler. Bunun neticesi olarak okullarda, sokaklarda ve hatta bize sevgiyi, muhabbeti, samimiyeti aşılayan Hâce Yesevî’nin emaneti tekkelerde dahi “kurumsal” bir havaya bürünerek bizi biz yapan samimiyetimizi kaybeder duruma geldik. Hemen hemen her alanda empoze edilen felsefe şu:

“Eğer olması isteneni değil de olmasını istediğini yaparsan, kaybedersin.”

Sonuç: Duygusuz akıl.

Oysa zekânın da duygusal olanı makbûldür.

Tabii bunlara paralel olarak her kesimde, belli vasıflarıyla öne çıkan, üstünlüğü kabul görmüş ve bu üstünlüğü çoğunlukla maddi güce ve nüfuza dayanan, bulundukları gruplarda söz sahibi liderler, ağabeyler, reisçikler peyda olmuş ve kendisini pohpohlayan tebaasını “memnun” etmek suretiyle Yahudi taktiği olan “kazandır, kazan” çarkını başarıyla döndürmüşler. Öyle ki; artık birçok toplulukta Allah’ın kitabına göre değil, adeta grup içinde erki elinde bulunduran liderlerin gönlüne göre amel edilir olmuş. Kraldan çok kralcıların olduğu ve tam da at izinin it izine karıştığı bu dönemde insanlar, sosyal kimliklerini yüceltmek uğruna kendilerinden çok, ait oldukları halis niyetle kurulmuş sosyal gruplara zarar veriyorlar. Dolayısıyla bir kişinin hatası binlere mal oluyor. Bu sebeple özellikle belli manevî aidiyetleri olan insanların attıkları adıma, ağızlarından çıkan söze çok daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini hatırlatmakta fayda olmasa bile mesuliyet var. Maksadım herhangi bir mecrayı yermek değil bireyleri muhasebeye teşvik etmek olduğundan isim vermeye hacet duymuyorum. Çünkü yanlış birde değil, binde…

Beni oldum olası rahatsız eden bir başka mesele, dost meclislerinde de sık sık dile getirdiğim şu ölmeden önce seni görmeyen veya görmezden gelen insanların, öldükten sonra seni gövertmek suretiyle prim yapma gayesi. En iyi mütefekkir ölmüş olandır, en iyi şair ölü şairdir, en büyük kahraman öldükten sonra olunur…

-               İyi bir mütefekkir, iyi bir yazar, iyi bir şair olarak mı anılmak istiyorsun?

Önce öl! Sonra bakarız senden bize malzeme var mı…

Hayattayken belki hasetinden adını dahi anmaktan imtina etmiş, belki bir yazısını bile okumamış zevat, merhum dünyasını değiştirdikten sonra hakkında sayfalarca yazı yazıp onu göklere çıkarmaktan, sağlığında derdini anlayıp bir kez omuz vermediği hâlde, adeta derdiyle hemhâlmişçesine davasını ve şahsını yüceltmekten haya etmiyor. Varlıklarında bu insanların hakkını teslim eden müstesna şahsiyetleri özel bir yerde tutarak mevzubahis olan sınıfa dahil olanların ucube durumuna düştüğünü söylemekten çekinmeyeceğim. İlk kez rastlamıyoruz elbette bu duruma, şaşırmadık. Günlerdir hayretsiz ve fakat derûnî bir esefle bunu da temâşadayım…

Bu konu ile bağlantılı olarak bir nüansa değinmek isterim. Beni tanıyanlar “İslâmcılık” ibaresinden hoşlanmadığımı, bunun da Müslümanların şucu-bucu olarak bölünmesinden duyduğum rahatsızlıkla beraber İslâmcılık kelimesinin günümüzde içinin boşaltılmış olmasından değil aksine alabildiğine -zihniyet çeşidiyle- doldurulmuş olmasından kaynaklandığını bilirler. Kapitalist sistemin hizmetkârı olmuş, 5 vakit namaz kılmaktan aciz bazı pozitivist sözde Müslümanların İslâmcılık cakası sattığı bir zamanda Akif Emre, özde bir İslâmcı olarak gördüğüm şahsiyetlerden biriydi. Mekânı cennet olsun.

Esefle temâşa ettiğim birçok şey daha var elbette. Vakit buldukça sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Kalemimin sivri olmasından ötürü ucu kırılmazsa, ilerleyen günlerde tekrar yazacağım. Gönlümüzdeki sevginin yeryüzüne hâkim oluşunu temâşa edebileceğimiz yarınlara… Dostlukla…

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...