16 Aralık 2017 Cumartesi

“Kaldırdığımızda satranç örtüsünü, hiçlikle mücadele eden bir insanı, bu mücadelenin insan bilincinde sebep olduğu çürümeleri, benlik kaybına karşı savaşı görürüz.”

—————————————————————————————————————————————–

New York’tan Buenos Aires’e giden büyük bir gemi… Gemide okuma yazma, iletişim gibi bir çok beceriden yoksun fakat tüm bu yoksunluklara inat satrançta yetenekli bir Dünya Şampiyonu Mirko Czentovic… Şampiyona karşı oynamak isteyen meraklı, zengin, orta sınıf satranç oyuncuları… Israr ve oyun tekliflerinin ardından beklenildiği gibi ardı ardına gelen yenilgiler… Taa ki gizemli bir yolcunun gelip oyunlardan birine müdahale etmesine kadar. Dünya şampiyonunun rakibine yaptığı tavsiyelerle oyunu beraberlikle kurtarır Doktor B adlı yolcu. Şimdi oyun artık şampiyon için ilgi çekici hale gelmiştir ve oyunu kurtaran bu adamla oynamak ister. Fakat Doktor B.yirmi beş yıldır satranç tahtasının başına oturmadığını söyleyerek şampiyonla karşılıklı oynamak istemez.

Kimdi bu adam? Yıllardır satranç tahtasına oturmamış biri nasıl olur da yedi sekiz hamle sonrasını kestirerek oyun kurtaracak derecede iyi oynayabilirdi?  Neydi sırrı?

satrancStefan Zweig’in Satranç adlı öyküsünde her ne kadar satranç tahtasıyla, piyonlarla, hamlelerle örtülü de olsa örtüyü kaldırdığımızda ortaya bambaşka bir hikâye çıkar. Ve bana göre asıl hikâye bu altmış dört siyah beyaz karenin altında gizli.

Gençliğinde Naziler tarafından esir alınan Doktor B. yaşamdan tamamen soyutlanmış, hücre hapsinde tutulmaktadır. Yazar, Doktor B.’nin hücre günlerini anlatırken; yaşamdan izole hücre yaşantısının bir insanın iç dünyasında neler yarattığını tüm gerçekliği ile resmediyor. Hücre hapsi, toplama kamplarına göre daha makul ve insani görünür oysa. Fakat önce saatler terk eder, kaybolur zaman; sesler gider kaybolur insan; kavramlar gider, uçar kelimeler birer birer; rüyalar bile terk eder insanı, kaybolurlar ortadan. Ne kalır ki geriye? İtilir ruh kocaman bir hiçliğe…

Ve işte kaldırdığımızda satranç örtüsünü, hiçlikle mücadele eden bir insanı, bu mücadelenin insan bilincinde sebep olduğu çürümeleri, benlik kaybına karşı savaşı görürüz. Ve esasında bu öykü objektifimizi, savaşın; ortaya çıkardığı açlık, sağlık sorunları gibi bedensel ve fiziksel işkenceler yanında insanların maruz bırakıldığı ruhsal çöküntülere de çevirmemizi sağlar. Dolayısıyla Doktor B.’nin hücresinde geçirdiği zamanları, acı deneyimleri, savaşın her yönünü anlamak bakımından okumaya değer buluyorum. Düşün ki saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca bir odadasın; kendinle baş başa. Bir vakit sonra kendine bile yabancısın aslında. Hatırlanmaya çalışılan lise bilgileri, şiirler ya da şarkı sözleri yetmiyor zamanı doldurmaya. Doktor B.’nin de bildiklerini itiraf ettirmek üzere götürüldüğü soruşturma zamanları dışında tüm anları, zamansızlıkla ve zamansızlığın ızdırabıyla kaplı.

Bir soruşturma günü, soruşturma odasına götürüldüğünde, kendini ölümüne riske atarak bir adım atar. Yalnızlığın umutsuzluğunda kaybolduğu bir anda belki bir yoldaş olsun diye yalnızlığına, her şeyi göze alarak bir subayın ceketinin cebinden bir kitap çalar. Belki de tutunmak isteyerek hayata, ondan alınan bir parçayı geri koymak istercesine, suret kitap olsa da aslı kendi yaşamıdır, çalmak ister geri. Kendini kendine hatırlatmak için, benliğini tekrar yakalamak için o kitap, Doktor B’nin hayatının simgesidir adeta.

“Bir KİTAP! Ve bir kurşun gibi düşüncelerimi deldi geçti: Kitabı çal! Belki başarırsın ve hücrende saklayabilirsin ve sonra okursun, okursun sonunda tekrar bir kez daha okursun.”

Tüm bu stres altında, büyük risklerle çaldığı kitap, odasına döndüğünde kocaman bir hayal kırıklığına dönüşür. Bir satranç kitabıdır bu. Günlerini biraz daha renklendiren bir roman değil, anına tat katacak bir şiir kitabı değil bir satranç kitabıdır yalnızca. Şampiyonların satranç partilerinin yorumlandığı bir satranç kitabı. Bu hayal kırıklığı ve öfke ile odasının bir penceresi olsa fırlatıp atacaktır kitabı. Lakin zamanla karıştırmaya başlar sayfaları çaresizce ve ona başlarda anlamsız gelen a2-a3 gibi işaret ve sembolleri çözmeye başlar. Satranç tahtasındaki kareleri çizer çarşaf üzerine önce. Ekmek kırıntılarından oluşturduğu piyonları, atları, filleri vardır artık. Günlerce şampiyonların oyunlarını oynar. O kadar çok oynamıştır ki artık bütün hamleleri ezbere bilir ve ne çarşafına çizdiği satranç tahtasına ne de kırıntı piyonlara ihtiyaç duymaktadır. Zihninde şampiyonların bütün partilerini kolaylıkla oynayabilmektedir. Zamanla o da yetmez ve kendi kendine oynamaya başlar. Ve aslında o, farkında olmadan başlangıçtaki hiçliğe dönmektedir. Zamanla halüsinasyonlarla birlikte şizofrenik bir vaziyet alır bu satranç tutkusu, hastalanır. Gardiyanına “Oynasana seni korkak!” diye saldırmasından sonra hastaneye kaldırılır ve orada tutulmasına artık gerek görülmeyerek hapishaneden salınır. Doktorunun ona kesin uyarısı ise satrançtan uzak durmasıdır. Kendi deyimiyle satranç zehirlenmesi yaşamıştır.

stefan-zweig-chess-story-3Oysa şimdi karşısında bir Dünya Şampiyonu ona oyun teklif etmektedir. Üstelik gerçek bir satranç tahtası, gerçek taşlar… Sonunda kabul eder ve oyun başlar. Başlangıçta iyi giden Doktor B.’de farklı bir huzursuzluk sezen dünya şampiyonu zamanını sonuna kadar kullanmaya karar verir. Hamlesini yapmadan önce on dakikalık süresini son anlarına kadar kullanmaktadır şampiyon. Oysa Doktor B.zihninde öylesine otomatikleşir ki cep telefonumuza indirdiğimiz bir satranç oyunu oyuncusu gibi hamlelerini anında yapmaktadır. Hamle sırası şampiyondayken bu uzun bekleme süresinde farklı kombinasyonlar, farklı hamleler denemektedir elinden olmadan ve zihnindekiler gerçek taşların yerini almaya başlar. Şampiyonun oynadığı tahtanın konumu ile Doktor B’nin gördükleri çok başkadır artık…

Bedensel olarak hücreden çıksa da, zihnine ördüğü hücreden çıkamamıştı Doktor B. Savaş zamanlarının onda bıraktığı bu iz onunla hep var olacaktı belki de. Bu bağlamda kitap, savaşların; yalnızca bedenleri değil zihinleri de harap ettiğini, silinmez acılar bıraktığını satrançla örülü bu ilginç kurgusal öyküyle gözler önüne sermiştir.

 

Özlem Karapınar, Kaçak Yolcu için yazdı…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...