17 Ağustos 2018 Cuma

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           I.                    

Dünya, aşkın bir hakikate inançsızlıktan acı çekiyor.

Renouvier

“İnsanların sözlerini anlamadım hiç

Tanrıların kollarında büyüdüm ben.”

Hölderlin

 

Herkesin kendi vasatlığında eşitlediği ve ikiyüzlü bir uzlaşmayla kabul gören bir duyarlıklar bütününün bugün okur nezdinde konumlandırdığı o ‘kötürüm şair’ algısına rağmen, şiirin hakikatle olan bağını, onu nasıl taşıdığını ve anlamlandırdığını düşündüğümüzde, şiirin tüm varoluşa bağışladığı aşkınlığın, tarihi akışın bu denli kırılmaya uğradığı zamanlarda şair açısından üstlenilmesi çok zor bir sorumluluk olarak ortaya çıktığını görürüz.  Bu bakımdan şiirin, başından beri ona eşlik eden ezelî hakikatle kurduğu o bağı koparmaya dönük her türlü tecrübe, bu sorumluluğu göz ardı etmeye yönelik bir kaçışın adı olur; kürsüsünü kaybettiğinden beri şair, kendine özgü bir ses, bakış ve duyarlığı temsil ettiği zamanlarda ona bağışlanan ‘kurucu ruh olma vasfı’nı yitirmiştir çünkü.

Rilke, Hölderlin için yazdığı bir şiirinde onun kürsüsünü Tanrı’nın hemen yanı başına kurar ve şairin Kutsal Söz’e içkin olarak belirlenecek olan şiirsel iktidarını şöyle anlatır:

“Sana gelince, ey görkemli sihirbaz, senin iktidarına

bırakılmıştı, bütün bir yaşamı tek bir imgenin

zorlayıcılığında yoğunlaştırmak, sen dile getirdiğinde,

bir kader gibi kapanırdı dize ve vardı ölüm

en hafifinde bile, korkmazdın eşiğini aşmaktan, ne var ki,

elinden tutup götürürdü önünden giden Tanrı”[i]

 

Murat-Saldıray-2

Şüphesiz ki Tanrı’nın elinden tutup götürdüğü şairin varacağı yer, başlangıcı mahfuz ve mutlak bir sonla noktalanacak bir sefere işaret eder. Ve ilk mısraın ilhamının Tanrı’dan geldiğini söyleyen Valery haklıdır; şairin yeryüzünde, yeryüzünün insanları için tuttuğu nöbete Tanrı’nın soluğu eşlik eder. Böylelikle şaire ‘bütün bir yaşamı tek bir imgenin zorlayıcılığında yoğunlaştırmak’ gibi bir sır bağışlanmıştır.

‘Şairlerin yoksunluk zamanında neye yarayacağı’ gibi kadim bir soru, bu sorunun şair muhayyilesinde açacağı ufkun genişliği çerçevesinde farklı şekillerde cevaplanabilir. Peygamberlere vahyedilen, velilere bildirilen ve şairlere sezdirilen hakikatin, kendini böyle bir sorunun muhatabı sayan bir şairin dilinde tebarüz etmesi ise kaçınılmazdır. Heidegger’in Hölderlin okumasında izini sürdüğü de tastamam budur. Hölderlin’in “Ve gördüğüm Kutsal-Olan, Söz’üm olsun benim” dizesini şiir ve vahiy bağlamında ontolojik bir okumaya tabi tutar ve şöyle der Heidegger: “Adlandırılmış olan’ın, Varlık’ın özü, Söz’de dile gelir.” Böylelikle insanın şairler eliyle künhüne vakıf olacağı kendi varoluşuna ilişkin bir sır da belirlenmiş olur: ‘İnsan yeryüzünde şairane mukimdir.’ İnsanın ikameti doğrultusunda tayin ettiği hayatı, kendini kutsî olana atfeden şiirin damgasını taşır.

Almanya’nın yoksunluk zamanlarında Heidegger’in Hölderlin’i kurucu bir ruh olarak işaret etmesi şaşırtıcı değildir. 1919’da, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’da, Weimer Anayasası’nın daha da huzursuz kıldığı, yenilgiyi kabul etmeyen ve yeni bir uyanış bekleyen bir entelektüel bir kadro vardır. Lirik, romantik ve Mesiyanik ideallerin dile getirilmesi için ortam son derece uygundur: “Heidegger’in Hölderlin’le ilgilenmeye başlaması Nazizmin yükselmeye başladığı 1930’lu yıllara denk gelmektedir. Hölderlin’in kahince görünen, yer yer bir vahiy havası taşıyan şiirleri, onun gibi seçkinci insanlar olan ve bir kurtuluş beklentisi içinde bulunan Stefan George çevresinde de Heidegger’e önceden yükseltilmiş çok kardeşçe bir şarkı gibi gelecektir elbet.”[ii] 

Heidegger’in ve aslında bütün bir Alman ulusunun yolunu Hölderlin’le kesiştiren aslına bakılırsa şiirin taşıdığı ve anlamlandırdığı tarihin bizatihi kendisidir. Bir milletin yaşadığı inkırazın, kırılmanın onu kendi kaderiyle yüzleştirdiği zamanlarda bütün asli ve kurucu unsurlarıyla şiir devreye girer. Toplumsal bir krizi tecrübe ettiğimizde, şairinin vahyinin, kalbin çorak toprağına üflediği diriltici nefes bir kurtuluş vesilesi sayılır.

Türk şiirinde iki büyük şairin, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’in aksiyonerliği, kendi poetik ve ideolojik tutumlarının onları sevk ettiği yön her ne kadar farklı olsa da, şiirin tarihi örmeye başladığı son derece kritik zamanların birer dışavurumudur. Teklif ettikleri dünya görüşünün birbirine zıt iki kutbu arasında herhangi bir tercihi dile getirmek bu yazının konusu değildir fakat, asıl vurgulanması gereken şair kimlikleriyle bu iki ismin ‘yoksunluk zamanlarında’ inandıkları hakikat adına söz almış olmalarıdır. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru bu iki şair kurucu ruh ideallerini şiirin anlamlandırdığı varlık ve insan boyutuna taşımışlardır.

Fakat şairin taşıdığı sorumluluk, kritik zamanlar aşıldığında ya da şairin tarihî kaderiyle yüzleşme yolunda topluma yaptığı çağrı ona ağır geldiğinde, şairin kendisi açısından trajik bir hal alır. Bu trajediyi, onu bütün mücadelesi boyunca hissettiğini düşündüğüm Necip Fazıl, “Anlaşılmadan benimsenmek ve tanınmadan dışlanmak.” şeklinde dile getirir. Üç katlı büyük ahşap konağın bodrumuna tıkılmış ve nefes almaya çalışan Müslüman düşünce için Necip Fazıl’ın kendi benine raptetmek zorunda kaldığı davası ve bugün o davanın sözüm ona takipçileri elinde aldığı şekil üzerine düşündüğümüzde bu anlaşılmamak ve dışlanmak trajedisini daha net okumamız mümkündür. Bu bir bakıma onun kaderidir; şairin yükselttiği Söz, yığınlaşan ve hafızası nisyana uğramış bir toplum için zamanla bir değer ifade etmez olur.

“Gelin etmeyin çocuklar../ Ne çıkar?/ İnanın bir sefer olsun Nâzıma/ Amerikan filmlerinden fazla.” der Nazım Hikmet 835 Satır’da. Yaklaşan, kendini belli eden ve ileride bütün şiddetiyle ortaya çıkacak olan şair trajedisinin bir önsezisi şeklinde okunabilir bu mısralar. 1960 kuşağının bütün vasatlığını üzerlerinde toplamış birkaç şairin Şiir Sanatı dergisinde yapılan bir soruşturmada Nazım Hikmet şiiri üzerine değerlendirmelerine bir bakmak, kurulmak istenenin yüceliği ve onu tardedip yerine konulmak istenenin suflîliği üzerine tam bir fikir verebilir bize: “Şöyle diyordu Nihat Ziyalan, bir dizi kısa cevabın sonunda düşüncelerini açıklığa kavuşturarak: ‘Nazım Hikmet’in şiirleri hep acılarla doludur. İnsanı karamsar yapar. Üstelik büyük bir kitleyi etkileyecek bir ‘Kurtuluş’ getirmemiştir.’ Ziyalan’a göre daha hak bilir olmaya çalışan Haluk Aker ise, ‘(…) bugünün içinde bulunan bizler, en azından kırk yıl önce yazmış bir şairi her şeyiyle tutamıyoruz. (…) İğrendiğim bir duygusallık var çoğu şiirlerinde.”[iii]

Benerci’nin kendini niçin öldürdüğü açık değil mi?

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           II.                 

 

Şaire sözcüklerin onunla ahenk oluşturması gereken bir ses musallat olur.

Malraux

Bugün şaire musallat olan pek çok şey var ve ne yazık ki ahenk onlardan biri değil. Bir şiir tekniği olarak ahenk; şairin şiirle arasında kurulmasını elzem gördüğümüz, şairin adımlarını -serbest ya da mukayyet- içindeki vezne uyduran o baş döndürücü ahenk; ya da varoluşun künhünü ona aşikâr eden âlemlerin ahengi. Parçalanmış gerçeklik algısı ve neredeyse edebî bir anarşi oluşturan çok sesliliği içinde günümüz şiirinin ilgi alanına girmeyen nostaljik bir kalıntı denebilir artık ahenk için.

Ben dönerim

Gökler döner

 

Bu iki dize kendini zübde-i âlem olarak gören şairin dizeleridir ve bölünmemiş benliğin, inkıraza uğramamış bir estetiğin izlerini taşır. Şiirin tekniğiyle ilgili tartışmalar bu bakımdan geçersizdir ve üzerinde durulması gereken bir yıldızla bir kahkaha arasında bağ kurulmasını sağlayan bu ahengi şairin kaybetmiş olmasıdır. Göklerin dönüşünü aşkın dalgalarından bil! der Mevlana. Artık hiçbirimiz göklerin dönüşüyle kendi kalbimiz arasındaki o esaslı mütekabiliyetin farkında değiliz. Göğe bakmak bir imgedir elbet, fakat bütün evreni kendi benliğinin çektiği sınır zaviyesinden seyreden günün şairi elinde hakikatinden koparılmış basit bir retorik olmaya doğru evrilen bir imge. Son derece dünyevî ve gündelik, gelip geçici olana atıflarla ilerleyen, hazmı kolay, anlaşılabilirliği ölçüsünde rağbet görmeye açık bir retoriğin günümüz şiirindeki hükümranlığına ilişkin bundan daha sarih bir örnek düşünülemez.

Peki niçin böyle oldu? Sözün Düşüşü’ne eşlik eden ve onu mümkün kılan her şeyi şair için bu denli cazibedar kılan nedir? Pislik edebiyatı niçin revaçtadır ve ruhumuzu sağaltacak şair nerededir? O bizim ruhumuzun bekçisi değil mi? Dahası, şiirin bunca uzun tarihi boyunca insanlara bir kalbi ve bir ruhu olduğunu hatırlatan o değil miydi?

Murat-Saldıray-3Baudelaire’in Yitik Ayla isminde, ölümünden sonra el yazmaları arasında bulunan bir mensur şiiri yukarıdaki soruların mutlak cevabını içerir. Şair artık hiçbir ayırıcı vasfı olmayan, sözlerinde ne ötelere dair gizli bir haber ne de bir kurtarıcının müjdesini taşıyan, kalabalıklar arasına karışmış ve onları bir peçe gibi yüzüne örten, hepimiz gibi sıradan bir insandır. Şair aylasını yitirmiştir artık: “Az önce, bulvarın ortasından aceleyle geçerken, ölümün dört bir yandan aynı zamanda, dört nala geldiği o oynak kargaşa içinde, çamurlar içinde sıçrarken, aylam birdenbire başımdan kayıp yolun balçığı içine düştü. (…) Şimdi tanınmadan dolaşabilir, aşağılık şeyler yapabilir, bayağı ölümlüler gibi içkili, kadınlı bir yaşayışa dalabilirim. İşte tıpkı sizin gibiyim, görüyorsunuz![iv]

Baudelaire’in kalabalıklarla ilişkisi onu bir Flaneur yapan bir özelliği haiz. Caddelerde kendini evinde gibi hisseden, sokak lambalarının yaydığı ışık altında avare, sokakları ve insanlara ait her şeyi bakışlarıyla estetize eden biridir o. Kalabalıklar içinde kalabalıklara rağmen var olur, onun caddeleri dolduran varlığı arasında görünmezdir. Aynı zamanda bakılmak ve bakışlarına karşılık bulmak ister. Fakat Walter Benjamin’in dikkat çektiği bir husus bu noktada son derece önemlidir: “Baudelaire, kalabalıkla görünüşte yoğun bir ilişki kurar; gerçekte ise niyeti, onu tek bir aşağılayıcı bakışla hiçliğin uçurumuna yuvarlamaktır.”[v] Bu ayrımın altını çizdiği şair profili kalabalığa çıkmaz sokağı işaret eden şairden büsbütün farklıdır elbet. Ne onun önünde bir yol gösterici ve bir kurtarıcı olarak yürür ne de dilinde peygambervari bir vahiy vardır. Teselli etmez, başındaki hale çamura bulanmış ve kanatları koparılmış bir şekilde esrikliğinin şiirinden başka bir vaadi yoktur.

Fakat günün şairinin tersine Baudelaire, kalabalığın ondan beklediği şiiri, kalabalığın kendini içinde bulmak için dayattığı yavan imgelemi tercih etmez. Yığınların zamanında şiir, Baudelaire’in, kalabalığı hiçliğin uçurumuna yuvarladığı o keskin ve reddedici tavırdan yoksundur.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       III.                 

 

Gözyaşı ile kahkaha estetik açıdan hile sayılır.

Jose Ortega Y Gasset

Tuhaf bir paradoks:

 İnsanlar en dar ve kişisel çıkarlarından hareketle davranıyorlar,

oysa davranışları hiçbir zaman olmadığı kadar

kitle içgüdülerinin tahakkümümü altında.

Walter Benjamin

 

 

Artık şair ne Hölderlin gibi kutsal-olan’a öykünür ve kendi milletine bir diriliş vadeder ne de Baudelaire gibi kalabalıklar arasında kendinden geçmiş, şiirin lanetini üzerinde taşırken onu yadsır. Artık şairi hiçbir niteliği olmayan kitleden ayırmamız olanaksızdır; kitle içgüdülerinin tahakkümü altındadır o. Buna rağmen özgünlüğünden dem vurur, sanatını özgürce icra ettiğinin bilincindedir ve gelenek hiç var olmamış gibi kayıtsızdır. Özellikle şiirin genç okur ve yazarlarının, önlerinde hazır buldukları bir edebi ortama sığınıp kendilerini güvenli bir limana attıktan sonra yaptıkları ilk şey eleştiri ve sorgulama melekelerini terk etmek olmuştur. Şiir zaten orada olan, sanki kendiliğinden biten bir bitki gibi önlerindedir. Onun kadim tarihini, geleneksel sanatlarla kurduğu aşkın bağı, kendini vakfettiği evren ve insan anlayışını bir kenara bırakırlar. Bu bir eksiklik ve bir düşüş olarak aslına bakılırsa her genç şiir kuşağının tecrübe ettiği bir şeydir fakat hiçbir zaman toplumsal anlamda bu denli yıkıcı ve her insan teki açısından bu denli sersemletici bir etkisi olmamıştır.

Gasset, 1930’larda nebilere yakışır bir ferasetle insan kaderinin kendini tüketmesi ve ona bir imkânsızlığı dayatması olarak da okuyabileceğimiz muazzam bir kehanette bulunur. Kitlelerin Ayaklanması’dır bu. Dünyadaki sömürü düzeninin dümen suyunda yaşayan amaçsız, inançsız, tesellisiz insan yığınları bir yana, günün şair profili de Gasset’in tanımladığı o kitle içindeki vasat tipin somut örneğidir. Aynı tipi Schopenhauer Philister olarak adlandırır. Philister, zihinsel ihtiyaçları olmayan bir insan[vi]dır. Kaba ve nobrandır; duyu organlarının tahakkümünde yaşar. Kısaca hayatında hiçbir aşkınlığa yer yoktur. Günün şairinin hayatındaki sahteliğin şiire vuran izdüşümü de onu ve okurlarını bir Philister’e dönüştürür.

Bir Philister için yaşam anlaşılabilirliği ölçüsünde anlamlıdır, kafasını yormayan ve ona tevdi etmeniz gerekmeyen meseleleri hayatının ritmi içerisinde bir yere oturtur. Can sıkıntısıyla maluldür, sürekliliğe inanmaz, bugünün insanıdır ve geçmişin gölgesini üzerine düşürdüğü hiçbir şeyi kabul etmez. Bugün dindar ya da seküler bir hayat tarzını benimsemiş şiir okurunun ne yazık ki genel profili budur. Bu profili besleyen şair tipi açısından imge üretimi artık şiirin bir mevzuu olmaktan çıkmıştır. Yürürlükte olan şiir algısı şairi sahne önüne iter ve ondan herkes için geçerli bir oyunu oynamasını ister. Burada duygusallık ve ucuz romantizm ön plandadır. Şiir açık istiarelerle ilerler. Bilindiği gibi açık istiare benzetme unsurları üzerine kuruludur. Klasik şiir ve ondan el alan yakın dönem şiirine baktığımızda istiarenin temeli âlemdeki her şeyin bir mütekabiliyet içre olduğu bilincini taşır. Varlıklar aralarındaki tefrik ortadan kaldırılarak birbirine benzetilir. Bu anlamda istiare sanatı ebedi ve ezeli bir ahenk fikri üzerine bina edilmiştir. Fakat günün şiiri duygusallığı afişe eden yapısı itibariyle bu sanatın dinamiklerine ters bir anlayış geliştirmiştir. Günün şiirinin yaslandığı istiare sistemi son derece dünyevî ilgileri odağına alır. Benzetme unsurları suflî insan hayatının suflî araçları arasından seçilir. Ve her daim yaptığı atıf herkesin konuştuğu ve herkesin yaşadığı hayata dair günlük, genel geçer mevzular üzerinedir. Bu noktada şiiri bekleyen tehlikeyi Ahmet Oktay şöyle dile getirir: “Günümüz toplumu, duyguların boyutunu abartarak onun iç gerilimini yok ediyor aslında. Pornografiye dönüşen erotizm nasıl kendi amacından uzaklaşıp yabancılaşıyor, şeyleşiyorsa, melodrama dönüşmüş bir duygusallık da gücünden yitiriyor. Bu noktada bekleyen tehlike trajik ya da komik olmak değil, gündelik dildeki anlamıyla gülünç olmak.”[vii] Kendini ironiye, buluş avcılığına, şaşırtmacaya – ki bu sürrealistlerin şok etkisi yaratmak için başvurduğu tekniklerin basit bir taklidi olmaktan öteye geçemiyor- yaslayan şiir anlayışı gözyaşı ve kahkaha arasında salınıp duruyor. Bu, şiirin tarihinde sahih lirizmin dışına itilmiş bir tavırdır ve hem şairini hem de okurunu ajitatif bir manzumeciliğe sevk eder. Şiirde iç gerilim ve metafizik noksanlığı şiiri son derece abartılmış bir romantizme kurban ediyor. Açığını bu şekilde kapamaya çalışan şair de olanca trajedisiyle yaşanan hayatın dışına savruluyor ve gülünçleşiyor.

Gasset, onu yaşamına gem vurmaya zorlayan hiçbir şey yok dediği avamî insan üzerine şunları söylüyor: “Upuzun ve dahice –esinleri ve çabalarıyla dahice- bir geçmişin mirasçısı olan yeni halk yığınları çevrelerindeki dünya tarafından şımartılmıştır. Şımartmak denmek, istekleri sınırlamamak, bir varlığa her şeyi yapmasına izin olduğu, hiçbir zorunluluğu bulunmadığı izlenimini vermektir. Öylesi bir rejime alıştırılmış olan yaratık kendi deneyiminin sınırlarından yoksun kalır. (…) başka varlıklarla arasında çıkabilecek her çatışma önlendikçe, gerçekten yalnızca kendisinin var olduğuna inanmaya başlar, başkalarıyla hesaplaşmamaya en çok da hiç kimseyi kendinden üstün saymamaya çalışır. Ondan üstün birilerinin bulunduğu duygusunu kendisine ancak ondan daha güçlü çıkarak herhangi bir isteğinden vazgeçmeye, kendini tutmaya, sınırlamaya zorlayacak birisi verebilirdi. O sayede şu temel dsiplini öğrenmiş olurdu: ‘Şurada ben bitiyorum, benden güçlü olan bir başkası başlıyor. Demek ki dünyada iki kişiyiz: Ben ve benden üstün olan öteki’”[viii] 

Bir şair için kendini dizginlemesini, onu gerçekleştirmesi gerektiğine inandığı bir zorunluluğa boyun eğmesini sağlayacak ve sanatını kendisini aşan bir amacın hizmetine ram edecek olan geleneğin kendisidir. Gelenek şairi kendi sınırlarıyla karşı karşıya getirir, kendini tutmaya ve sınırlamaya zorlar. Belirsiz ve köksüz bir başıboşlukta salınmasını, kuramlar, manifestolar ve şiir tarifleri arasında bocalamasını engeller. Gelenek üst otoritedir; şaire bir had çizer ve daima asıl olanı hatırlatır. Bu bakımdan Gasset’in çizdiği çerçeve çok önemlidir, kitleleri, kitlenin dayattığı algı ve imaj ölçüsünde peşinden sürüklemek yerine şair gelenekle hesaplaşma, gelenek dairesi içinde kalarak onu aşma yoluna giderse asıl şiirini kurabilecektir.

Gasset, sınıfsal bir temellendirme yapmadığını özellikle belirterek kitle insanı karşısında konumlandırdığı soylu insan’ı ise şöyle tanımlar: “ (…) üstün nitelikli insanın yapısında kendini daha yüce, üstün bir kurala uydurmak vardır, varlığını özgürce onun hizmetine sunar.[ix] Buna göre bir köle ya da basit bir köylü de kendi adanmışlıkları ölçüsünde birer soylu insandırlar. Onların yeryüzünde başıboş dolanmalarını engelleyen, fani hayatlarına bir anlam bağışlayan, kendi kaderlerinin üzerinde hüküm süren bir amaçları vardır. Sanatını kendi sanat ideallerinin emrine vermesi gereken ve kendini geleneğin bir devamı sayan şair için Eliot da onu geçmişin büyük şairleriyle akraba kılan şiirin hakikatine ilişkin benzer bir fikri savunur: “Şairin yapması gereken şey, devamlı bir şekilde kendisini, kendisininkinden daha değerli olan büyük bir şuura terk etmektir. Bir sanatçının gelişmesi demek, onun kendi şuurunun sınırları dışına taşabilmesi, kendisini geleneğin bir parçası haline getirebilmesi demektir.”[x]

Şiirsel gelenek şaire bir omurga bağışlar ve şairin itirazını kutsar. Geleneğin çevrimsel hareketinde şair sonsuz yaratıcılık ihtimalleriyle kuşatılmıştır: Denenmiş olanın yitik cazibesi ve henüz söylenmemiş olanın vaadi şairi kışkırtır. Bir zehir olarak taşıdığımız şiir ve bizden öncekilerin yaktığı ateşle halkalanan gelenekte kapana kısılmış gibiysek de şiirin rağmına çok yanlış bir varoluşun temsili haline gelenlerin yaptığı gibi kendimizi zehirlemeyeceğiz. Şair kaybettiği kürsüsünü yeniden kazanabilmek için, onu aşan ve sanatını hizmetine sunacağı bir hakikat fikri tesis etmek zorundadır. Şairleri bir araya getiren poetik anlayışları değil hakikati kavrayış biçimleridir. Hakikati kavrayışımız bizi bir ‘mutlak’ fikrine eriştirdiğinde şiirin tanımı üzerine bütün tartışmalar geçersizleşecek ve şairin dilinde yeniden tüm varoluş dilegelecektir.

 


[i] Rilke, Bütün Şiirlerinden Seçmeler, (Çev: Ahmet Cemal), İst., 1994, s. 19.
[ii] Ahmet Oktay, İmkânsız Poetika, İst., 2004, s. 52.
[iii] Celâl Fedai, Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak, İst., 2009, s.23.
[iv] Baudelaire’den aktaran Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, (Çev: Ahmet Doğukan), İst., 2008, s. 152.
[v] Walter Benjamin, Pasajlar, (Çev: Ahmet Cemal), İst., 2009, s. 221.
[vi] Schopenhauer, Okumak, Yazmak Ve Yaşamak Üzerine, (Çev: Ahmet Aydoğan), İst., 2007, s. 32.
[vii] Ahmet Oktay, a.g.e. s. 118.
[viii] Jose Ortega Y Gasset, Kitlelerin Ayaklanması, (Çev: Neyyire Gül Işık), İst., 2011, s. 87-88.
[ix] Jose Ortaga Y Gasset, a.g.e. s. 93.
[x] T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, (Çev: Sevim Kantarcıoğlu), İst., 2007, s. 5

Bu yazı, Melamet dergisinden…

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...