19 Nisan 2018 Perşembe

2000′li yıllarda Ünlem dergisini çıkardığımız dönemde, İbrahim Eryiğit dergi için Rasim Özdenören ile görüşmüştü. Aradan geçen yıllar içinde Zarifoğlu ile ilgili birçok şey yazılıp söylendi. Fakat bu söyleşide önemli ve kayıtlara geçmesi gereken anektodlar var. Vefat yıldönümü vesilesiyle hem rahmetli Zarifoğlu’nu analım hem de bu söyleşiyi kayıtlara geçirerek yeniden okuyalım ve okutalım istedik.

 

 

‘Cahit’in şairliği doğuştan ve kendiliğindendi’

 

- Öncelikle, Cahit Zarifoğlu’nun edebiyat çevrelerinde, anma toplantılarında adından çok söz edilmesine rağmen konuşulmayan ya da konuşulup da üzerinde pek durulmayan yönlerini ön plana çıkarmak istiyoruz. Bu noktada sözü Rasim ağabeye vermek istiyorum.

Cahit şairliğini uzun yıllar gizli tuttu; yani şiirlerini. Ve kendisi bizim aramızda şairlikten ziyade filozof olarak bilinirdi. Biz Maraş Lisesi’nde beraber okuduk. Erdem Bayazıt, Ali Kutlay, Cahit’in ağabeyi rahmetli Sait Zarifoğlu daha başka…

 

- Alaaddin Bey?..

Alaaddin (Özdenören) bizim sınıfta değildi; şubesi farklıydı… O dönemde gerçekten şairlerin, yazarların harman olduğu bir okuldu Maraş Lisesi; 1955-58 yılları arasında… Ben bir arkadaşımla beraber hikaye yazıyordum. Erdem Beyazıt şiir yazıyor, Alaaddin şiir yazıyor. Cahit de şiirler yazarmış. Bizden başka düz yazı yazan hemen hemen yok gibiydi. Biz Cahit’in bir münasebetle şiir yazdığını öğrendik; o sırada, lisenin yayın organı olarak Hamle adında bir dergi çıkartıyorduk, oraya bir şiir verdi. Cahit çok içine kapanık biri olduğu için şair olmaktan ziyade filozof olarak anılırdı. Ya filozof derlerdi veya Aristo.

1964 yılında ben Ahmet Kutlay’la beraber Yeni İstiklal gazetesinin Kültür-Sanat sayfasını hazırlıyordum. Her hafta çıkartıyorduk; bir yıl boyunca devam etti. Onun ilk sayısı için Cahit’ten bir şiir istedim. Bizim evdeydik; Cahit oturdu, şu anda önümde açık bulunan “Hızla Akan Mızrak” şiirini hemen yazdı ve verdi. Bu şiir önceden kafasında hazır mıydı, irticalen mi söylendi o anda bizim meçhulümüz olduğu gibi bugün de meçhulumüz olarak kalmıştır. Kendisine “Cahit bu şiir hazır mıydı?” diye sorduğumuzda, herhangi bir cevap vermedi. İşte, dedi şiir hazır; alın basın. Demek istediğim, içinde sürekli şiir potansiyeli de taşıyordu. İkinci hafta yine aynı şey oldu. Cahit’ten bir şiir istedik, Cahit bu defa “Saç” şiirini yazdı verdi. Üçüncü Hafta -ki bizim bildiğimiz bunların hepsi irticalen oldu- “Sen Kuş Olur Gidersin Bir Trenle” şiirini verdi. (Hani ilk defa bilinmesi gereken şeyler diyordun, ben de bunları zannediyorum ilk defa söylüyorum.) Şairliği böyle; doğuştan ve kendiliğindendi.

Ben yazı yazmaya, öykü yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra ürünlerimi Ankara’da İstanbul’da çıkan dergilere göndermeye başlamıştım. Fakat Cahit şiirini herhangi bir yere göndermiyordu. Bir gün Cahit’e şiirlerini bu dergilere göndermeyi teklif ettim. “Türk Sanatı diye bir dergi var, onlar yayınlamasalar bile şiirin hakkında görüş bildiriyorlar. Biz kendi aramızda birbirimizi beğeniyoruz ama bakalım dışardaki adamlar bu elimizdeki ürünleri nasıl görüyorlar?” dedim. Razı oldu. Nitekim bir iki ay sonra da – Cahit’in Mavera dergisinde yaptığı ‘Okuyucularla’ köşesi gibi – o köşede Cahit’e cevap verdiler. Yanlış hatırlamıyorsam, şiirini fazla beğenmemişler; kendine öğütler vardı. Cahit de o işten pek hoşlanmadı zannediyorum; ki bir daha da oralara bir şey göndermedi. sonraları Türk Dili dergisine, C.Süreya’nın Papirüs dergisine gönderdi, oralarda şiirleri yayınlandı. Sonradan biz zaten kendi çıkardığımız dergilerde yayınladık ürünlerimizi.

Cahit, uçuk bir tipti; marjinal bir tipti. Sürekli uçlarda olan, sınırlarda gezen birisiydi. Mesela beraber bir yere gidecek olsanız, siz yanınızda diye konuşmaya devam ederken bir bakarsınız ki Cahit yok. Almış başını gitmiş. Bu benim defalarca başıma geldi. Şiirinde de öyleydi; yani bir erdazesini bulmak mümkün değildi. Bu şiiri ne kadar rasyonaliteye dökse de geride mutlaka irrasyonel bir şeyler kalıyor. Ben Cahit’in şiirlerinin niçin anlaşılmadığını formüle etmeye çalıştım. Üç-beş gerekçe buluyorsun fakat buna rağmen geride onlarla izah edilemeyen bir bakiye kalıyor. Bu da yine Cahit’in şiirinin uçuk, marjinal bir yanı olmasıyla ilgili.

 

cahit2

- Yaşadığı gibi yazıyor; şiiriyle yaşamı doğru orantılı, şiiriyle yaşamı örtüşüyor yani…

Evet, örtüşüyor; yani şiiri de bakıyorsunuz almış başını gitmiş. Öyle yerler var ki hem lirizm var onun içinde hem bir destan vardır. Bir başka yere bakıyorsun, o kadar ulvi yerlerden tümüyle tensel ve maddi yerlere, hatta süfliliklere kadar ulaştığı yerler var. şiiri de bu anlamda marjinaldir. Bir bakıyorsun ki tamamen ilahi aşka yönelik terennümler var. Başka bir yerde süfli hayata dönüşmüş yerler var. Ama her ikisi de şiir bunun. Kendisini şiirinin içinde bulabiliyoruz.  Şiirleri içerisinde kendisinin yer almadığı şiir yok, diyebiliriz.

 

- Rasim ağabey, yanlış hatırlamıyorsam 76’lı yıllarda o günkü Türkiye’nin tüm olumsuzluklarına karşın bir kaç arkadaşınızla birlikte Mavera gibi sonradan bir çok şair ve yazarın yetişmesine mekteplik etmiş bir dergi kurdunuz. Rahmetli Cahit Zarifoğlu, Erdem Bey, Akif İnan, Alaaddin Özdenören, Nazif Gürdoğan… Daha sonraları Mavera dergisinin lokomotifi veya belki yapısından kaynaklanan hareketliliği sebebiyle Cahit Zarifoğlu sanki dergiye bir ivme kazandırdı. Özellikle “Okuyucularla” köşesi ben dahil bir çok yaşıtımda dergiyi sondan okuma gibi bir alışkanlık da oluşturdu. Orada şiir gönderen birinin şiirleri değerlendirilirken aynı zamanda şiire dair dersler de veriliyordu. Bu anlamda sizin ve arkadaş grubunuzun yüklendiği misyon gerçekten burdan bakılınca daha bir önem kazanıyor. Ve Mavera misyonunu uzun zaman sürdürdü.  Ancak ben daha çok rahmetli Zarifoğlu ile dergi ortamında veya birlikte yaşadığınız bir kaç anektodu aktarmanızı istiyorum.

Cahit Ankara’ya 1975 yılının haziran ayında geldi. Mavera dergisi 1976 yılının son ayında ilk sayısını çıkardı. O tarihte Edebiyat dergisi tatile girmişti, Diriliş tatile girmişti. Bizim az önce adını andığımız arkadaş grubu da uzun süredir ürünlerini herhangi bir yerde yayınlamıyordu. Böyle bir dergiye ihtiyaç da vardı. Ayrıca taşradan gelen arkadaşların telkinleri de vardı. Hatta bunun ötesinde bir tür baskı vardı.

Bir gün 76 yılının ortalarında Cahit “Bir arkadaşla tanıştım bir dükkanı varmış ve orayı bize bırakacak.” dedi. şaşırdık; kimdir, ileride dükkanı verdi diye üzerimizde baskı kurmaya çalışmasın? (Bu kabil tereddütlerimiz vardı.) “Ben konuştum öyle bir niyeti yok. Biz dergiyi çıkartalım” dedi. Biz bir uçtan dergi için yer aramaya devam ediyoruz. Başka bir yer de bulamadık. Ben gerçi tanıyordum o arkadaşı ama öyle yakın bir ilişkimiz olmamıştı. Neticede tamam dedik, biz bu dükkana yerleşiyoruz. Yani bir nalı bulmuşuz, geriye üç nalla bir at kalmış. Onu da dedik gerçekleştirelim ve bu dergiyi çıkartalım. Ve hazırlıklara başladık. Ben şimdi Cahit’in serazad yapılı birisi olduğunu bildiğim için -uçuk kaçık bir adamdı Cahit- para yönünden güvenemezsin yani diyelim ki Cahit’e derginin parasını verdik, birinin acil bir ihtiyacı olur, birisi borç ister kendi ihtiyacını unutur parayı ona verir. Abone işlerini güvenemezsin, Ahmet yerine pekala Mehmet yazabilir. Noktalama işaretlerini bilmez birisi değil fakat ihmal eder, kullanmaz. Almanca bilgisinden ileri gelen “z”lerle “s”leri sürekli karıştırır Cahit. Yazılarında da şiirlerinde de vardır bu karışıklık. Eğer biz farkına varıp düzeltmişsek düzelmiştir, değilse öyle yayınlanmıştır. Onun için Cahit bizim hem eski bir arkadaşımız hem de böyle müşterek  teşebbüslerde yeni tanıyacağımız bir arkadaşımız.

cahitZ

- Merhum Zarifoğlu, belli bir kesimce tanınıyor ama ben tam tanındığı inancında değilim. Yüzeysel tanınıyor, öne çıkmış bir kaç noktasıyla tanınıyor. Çok yakın bir dostu, arkadaşı olarak çok şeyler paylaştınız.  Hayatı boyunca, kitaplara yansımayan veya yansıyıp da şu ana kadar üzerinde pek durulmayan yönlerini biraz açar mısınız?

Evet. bu konuşmalarımız boyunca zaten büyük ölçüde Cahit’in şahsiyetinin bir yanına değindik. Bu şuydu: Cahit’in uçuk bir tip olduğu… Serazad, başına buyruk  bir insan; müstakil hareket etmeyi seven biri…

Parasız pulsuz biri olduğu, bundan da gocunmadığı gibi tam tersine parasız pulsuzluğu hayatının bir muharrik gücü haline getirmişti. Çok enteresandır yani ben (hep kendimle kıyaslıyorum çünkü iki uç gibiyiz.) parasız bir yolculuğa çıkmam. Ama Cahit, yola çıkması gerekiyorsa para pul düşünmez. Ama aç mı kalır, sefil mi kalır, dışarda mı yatar; bütün bunlara da hazırlıklıdır. Veya hiçbir şeye hazırlıklı da değildir. Paraya hakaretle bakar. Enteresan  bir olay; -bunu kendisi Yaşamak kitabında da anlatıyor- Bir gece Marmara kahvesinde oturuyor, para yok, çay parası da yok. Allahdan oradaki garson tanıyor kendisini. Cahit bir arkadaş bekliyor, bizleri bekliyor. “Sezai gelmedi, Şuayb gelmedi, Rasim gelmedi…” diyor. Artık kahvenin kapanma zamanı gelmiş ve mecburen çıkmış. Bu kahve Beyazıt’ta, kendisi de o tarihte Suadiye’de oturuyor. Vapurla karşıya geçmesi gerekir. Ayakkabısının burnunu yere vura vura giderken Sultanahmet’e doğru yerde on kuruş buluyor. Biraz daha ilerleyince bir beş kuruş daha buluyor. Biraz daha ilerleyince tekrar bir on kuruş gibi bir şey daha buluyor. İşte o tarihte vapur parasını çıkartıyor, sokakta bulduğu parayla… Böyle durumları var Cahit’in. Otostopla Avrupa’yı dolaşıyor. Ne yer, ne içer?… Bunları da öyle uzun uzadıya bir macera gibi anlatmazdı.

 

- Yaşamak’ta çok felsefi boyutları var bu anlattıklarınızın…

Evet, kitapta öyle ama oturup arkadaşlarıyla sohbet ederken orada şöyle maceralar yaşadım, böyle oldu falan gibi hiç değinmezdi. Ama işin felsefesini yapıyor tabi. Mesela o kitap nasıl başlıyordu: “Ne çok acı var” Yani adeta hayatını özetliyor. İşin bu yanı böyle. Öbür yandan tabi çok onurlu ve vakur bir insan. İnsanın temel vasıfları bunlar. Bu temeldeki saflık ve dürüstlük rahmetli N.Fazıl’da da vardı. Dürüst, olduğu gibi, içi dışı bir. Ama bazan bu saflık “Budala” romanının kahramanına benziyor. Gerçekten o tırnak içindeki budalalığa kadar ulaşıyor bu saflık. Cahit bir defasında sırf merakından bota binmek için deniz motoru kiralayan bir adamın yanında kaldı. Yine parası pulu yok… Yaptığı iş, sahilden bir kaç yüz metre ilerde bulunan motora kayıkla yolcuları götürüp getirmek. Yani sırf denizde yaşamak için parasız pulsuz o adamın yanında kaldı. Bir gün Ahmet diye bir arkadaşımızla birlikte ziyaretine gittiğimizde “Bugün izinliyim; sizi Fenerbahçeye götüreyim.” dedi. Bindik kayığa, Cahit kürekleri çekmeye başladı. Denizin orta yerinde Cahit’le Ahmet boğuşmaya başladılar. Bu arada kayık da alabora olacak  pozisyonlara geliyor. Ben de onları uyarıyorum; yapmayın etmeyin diye. Bu arada beraber oldular neyi yapmayıp etmeyecekmişiz diyerek beni karga tulumba denize attılar. Denizden çıktım, etrafı göremiyorum. Elimi gözüme attım, gözlüğüm yok. Cahit, dedim; gözlüğüm denize düşmüş. Senin dedi, gözünde zaten gözlük yoktu. Cahit , etme eyleme… Orası da yirmi yirmibeş  metre derinliğinde yosunlar falan görünüyor. Ben dedi sabah gelir bulurum. Neyse yolumuza devam ettik. Bir binanın önündeki dubaya yanaştık. Biraz oturduktan sonra üşüdük ve dönmek için kalktık. Ahmet bindi, sıra bendeydi ben hürmeten Cahit’e yol verdim. Cahit’te biner binmez eliyle kayığı itti ve uzaklaştılar. Nasıl olsa gelirler diye dubanın üstünde bekledim. Akşam oldu, bu sırada yanımdan kadınlı erkekli gruplar geçiyor aryalar okuyarak. şimdi benim gözlerim dört beş derece miyop olduğu için gelen gidene de bakmıyorum. Birine gözümüz takılır da adam da görmediğimizi bilmez ne bakıyorsun falan, sen derdini anlatamazsın tabi. Bir yere gitmeye de cesaret edemiyorum, kaldı ki cesaret etsen bile mayoyla Fenerbahçe’den Bağdat Caddesi’ne çıkacağım Suadiye’ye kadar beş km yürüyeceğim. Olacak şey değil!.. Yatsı oldu, gece oldu. Bu arada ben denize girdim çıktım, iyice üşümeye başladım. Saat iki falan oldu. Rasim diye bir ses duydum. Ahmet dediğim arkadaş gelmiş. Artık ben açtım ağızımı, yumdum gözümü. Ya diyor Ahmet; ben her defasında Cahit’e bu adam orda kaldı, gelemez diye gidip alalım diyorum; Cahit de nasıl olsa gelir diyor, dedi. Bu da Cahit’in sorumsuzluğu. Neyle gelecek bu adam düşünmüyor.

Ben orda çakıldım kaldım. Ertesi gün, gözlüğüm kaybolduğu için Cahit’e “beni Eyüp otobüslerinin durağına kadar götür, otobüse bindir ondan sonra ben giderim.” dedim. Ne demek otobüs durağına kadar götür, kendin git; dedi…

İşte böyle; bizim Cahit’le böyle  maceralarımız da var.

 

 

 

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...