25 Haziran 2018 Pazartesi

Octavio Paz’ın 1990 yılında Nobel Ödül Töreninde yaptığı; diller, medeniyetler ve modernite üzerine muazzam tespitlerle dolu konuşmasını Merve Çeliksümer çevirdi…

——————————————————————————————————————————————-

 

İnsanlığın şafağından bu yana her ademoğlunun kullanageldiği iki kelime ile başlıyorum sözüme: Teşekkür ederim. Minnettarlığın her dilde bir karşılığı var ve her dilde çeşitli anlamlarla yüklü. […] Bağışlama, affetme, onaylama, destekleme, ilham demektir lütuf; bir sesleniş şeklidir, hoşa giden bir konuşma ya da resmetme biçimidir, nezaket ifade eden bir jest, kısacası manevi güzelliği gösteren bir eylemdir. Lütuf karşılıksızdır, bir armağandır. Lütfedilen kişi minnettardır buna; korkak değilse eğer, minnettarlığını gösterir. Bu boş sözler ile şu anda yaptığım şey bu. Umarım duygularım bu boşluğu telafi eder. Kelimelerimin her biri bir damla su olsaydı, içlerini görür, ne hissettiğimi anlardınız: Minnettarlık, teşekkür. Bir de tabi ki, kendimi burada, İsveç okulunun ve dünya edebiyatının evi olan bu mekânda, kürsüde bulmanın getirdiği korku, saygı ve şaşkınlığın tarifi zor bir karışımı.

Diller, ulus dediğimiz politik ve tarihi nesnelerin ötesine geçen engin gerçekliklerdir. Amerika kıtasında konuştuğumuz Avrupa dilleri bunu açıklar. […] Diller anavatanlarında doğup gelişirken, ortak tarihten beslenir. Avrupa dilleri anavatanlarındaki ve kendi geleneklerindeki köklerinden sökülüp, daha sonra adsız sansız bir toprak parçasına dikildi: Yeni vatanlarında köklerini saldılar ve Amerika toplulukları içinde büyürken, değişime uğradılar. Hâlâ aynı bitkiydiler, ama aynı zamanda farklıydılar. Edebiyatımız nakledilen dillerin değişen kaderlerini olduğu gibi kabul etmedi: Bizzat sürece dahil oldu, hatta hız kattı. Bir zaman sonra Atlantik ötesi yansımalar olmayı bırakacaktılar: Zaman zaman Avrupa edebiyatlarının yansıması olageldiler; hatta daha çok ona bir yanıt oldular.

Bu sallantılara rağmen aradaki bağ hiç kopmadı. Benim için klasik eserler benim dilimdedir, kendimi Lope ve Quevedo’nun soyundan sayarım; İspanyol olmasam da, her İspanyol yazarın yapacağı gibi. […] Amerika kıtasındaki yazarların özel durumunu daha iyi anlamak için Japon, Çin ya da Arap yazarların farklı Avrupa edebiyatlarıyla sürdürdükleri diyaloglarını aklımıza getirelim. Çeşitli dillerin ve medeniyetlerin sınırlarını aşan bir diyalogdur bu. Öte yandan bizim diyaloğumuz aynı dilin içinde gerçekleşir. Avrupalıyız, ama değiliz. O zaman neyiz? Ne olduğumuzu anlatmak zor, ancak eserlerimiz anlatır bizi.

[…]

Hispanik muamma Amerika’da, özellikle bir zamanlar kadim ve muazzam medeniyetlerin üzerinde yaşadığı Meksika ve Peru gibi ülkelerde üreyip çoğaldı. İspanyollar Meksika’da coğrafya kadar tarihe de tanıklık ettiler. Bu tarih hala yaşıyor: Geçmişten ziyade şimdiki zamanda. Colombus öncesi Meksika’daki tapınaklar ve tanrılar şimdi bir yığın harabeden ibaret, ne var ki o zamanlara can veren ruh yok olmadı; mitlerin, efsanelerin, toplumsal ortak yaşayış şekillerinin, çağdaş sanatın, geleneklerin sihirli dili ile bize sesleniyor. Meksikalı bir yazar olmak şimdinin, mevcudiyetin sesini dinlemek demek. Onu dinlemek, onunla diyalog kurmak, onu çözümlemek: Onu ifade etmek demek… Bu kısa izahtan sonra bizi Avrupa geleneğine bağlayan, aynı zamanda ondan farklı kılan bu özel bağı anlayabiliriz.

Bu ayrı olma bilinci manevi tarihimizin değişmez bir yüzüdür. Ayrılık, bazen içsel bir bölünmeye, kendini sorgulamaya iten kederli bir farkındalığa işaret eden bir yara gibi yaşanır; kimi zamansa bir meydan okuma, bizi eyleme, ilerlemeye, diğerleriyle ve dışımızdaki dünyayla yüzleşmeye davet eden bir dürtü gibi çıkar karşımıza. Ayrı olma hissinin İspanyol Amerikalılara özel olmayıp evrensel olduğu doğrudur. Doğduğumuz anda var olur: Bütünden koparılıp yabancı topraklara düşeriz. Bu deneyim asla iyileşmeyen bir yara oluverir. Her insanın akıl sır ermeyen derinliğidir bu; her atılımımız, her maceramız, tüm eylemlerimiz ve hayallerimiz, ayrılığın galebe çalıp dünyayla ve yoldaşlarımızla yeniden birleşmemiz için tasarlanmış köprüleridir. Bu sebeple her bir insanın yaşamı ve insanlığın ortak tarihi, başlangıçtaki hale dönme çabası olarak görülebilir. Bölünmüş halimizin tamamlanmayan ve sonu olmayan merhemi. […]

Ayrılık hissi en eski, en bulanık anılarımdan biriyle bağlantılıdır: İlk çığlık, ilk korku. Her çocuk gibi beni dünyaya ve diğer insanlara bağlayan duygusal köprüler kurmuştum hayalimde. Mexico City’nin sınırında bir kasabada, orman gibi bir bahçesi, kitaplarla dolu büyük bir odası olan köhne bir evde yaşıyordum. İlk oyunlar, ilk dersler. Bahçe bir süre sonra dünyamın merkezi olmuştu; kütüphane, büyülü bir mağaraydı. Kuzenlerimle ve okuldan arkadaşlarımla kitap okur, oyunlar oynardık. Bir incir ağacı vardı, yemyeşil bir tapınak, dört çam ağacı, üç dişbudak ağacı, bir köpeküzümü, bir nar ağacı, yabani otlar ve yara bere içinde bırakan dikenli bitkiler. Kerpiç duvarlar. Zaman esnekti; mekan dönüp duran bir tekerlek gibiydi. Zamanın tamamı, geçmiş ya da gelecek, gerçek ya da hayali, saf bir şimdide olma haliydi. Mekan durmaksızın dönüştürüyordu kendini. Ötesi buradaydı, hepsi buradaydı: Vadi, dağ, uzak bir ülke, komşunun verandası. Sayfalarını iştahla çevirdiğim resimli kitaplar, hele tarih kitapları, çöller ve ormanlar, saraylar ve barakalar, savaşçılar ve prensesler, dilenciler ve krallar ile doluydu. Sinbad’la Robinson’la karaya oturmuş, d’Artagnan ile dövüşmüş, El Cid ile Valencia’yı fethetmiştik. Sonsuza dek Kalipso adasında kalmayı ne çok isterdim! Yazları, incir ağacının yeşil dalları bir karavela ya da korsan gemisinin yelkenleri gibi sallanırdı. Rüzgar ile kanatlanan direğin tepesinde adaları ve kıtaları, görülmesi ile kaybolması bir olan toprakları seçerdim. Uçsuz bucaksız bir dünyaydı, yine de hep elimin altındaydı; zaman şu anı kusursuzca dokuyan yumuşak bir eldi.

Bu büyü ne zaman bozuldu? Aniden değil, peyderpey. Bir dostun ihanetini, sevdiğimiz kadının aldatışını, özgürlüğün bir zorbanın maskesi olduğu fikrini kabul etmek pek zordur. ‘Gerçeği öğrenmek’ yavaş ve alengirli bir süreç, keza hatalarımızın ve aldanışlarımızın bizzat suç ortağıyız. […]

————————————————————————————————————————————

Şimdiki zamandan kovulduğumuzu söylemek çelişkili gibi gelir, ancak hepimizin zaman zaman hissettiği bir şeydir bu. [...] Şimdiki anın arayışı ne yaşarken cenneti ne de zamansız sonsuzluğu bulma uğraşıdır: Gerçek hakikatin arayışıdır bu.

————————————————————————————————————————————-

O andan itibaren kırılma giderek artmaya başladı. Mekanlar çoğaldı. Bu deneyim daha sık tekrar etmeye başladı. Herhangi bir haber, zararsız bir söz, gazetede bir başlık: Her şey dış dünyanın varlığını ve kendi hakikatsizliğimi kanıtlıyordu. Dünyanın bölündüğünü ve şimdiki zamanda yaşamadığımı hissediyordum. An parçalarına ayrılıyordu: Gerçek zaman bir başka yerdeydi. Benim zamanım, bahçenin zamanı, incir ağacı, arkadaşlarımla oynadığım oyunlar, ağaçların arasında, öğleden sonra üçte güneşin altında çöken rehavet, patlayan incir (harlı kömür gibi kara ve kızıl, yine de tatlı ve taze): Bu ise sahte zamandı. Hislerim ne derse desin, orada, başkalarına ait zaman gerçek olandı, gerçek anın zamanı. Kaçınılmaz olanı kabullendim: Yetişkin oldum. Lahzadan sürgünüm böyle başladı.

Şimdiki zamandan kovulduğumuzu söylemek çelişkili gibi gelir, ancak hepimizin zaman zaman hissettiği bir şeydir bu. [...] Şimdiki anın arayışı ne yaşarken cenneti ne de zamansız sonsuzluğu bulma uğraşıdır: Gerçek hakikatin arayışıdır bu. […] Nazım lahzaya vurgundur, aşkını şiir ile anlatma derdindedir, onu sekanslardan ayırıp sabit bir şimdiki zaman kılma derdindedir. Ne var ki o zamanlar sorgulamadan yazıyordum. Şimdiki zamana açılan kapıyı arıyordum: Kendi zamanıma, kendi asrıma ait olmak istiyordum. Bir zaman sonra bu takıntı aklıma mıhlandı: Modern şair olmak istedim. Modernite arayışım böyle başladı.

Modernite nedir? İlk olarak muğlak bir terimdir modernite: Toplumların sayısınca modernite türü var. Her birinin kendi modernitesi. Kelimenin anlamı belirsiz ve ihtiyaridir, ondan önce gelen dönem Orta Çağ gibi. Orta Çağa göre modernsek, o zaman muhtemelen gelecekteki modernitenin de Orta Çağı mı olacağız? Zamanla değişen bir isim gerçek bir isim midir? Modernite kendi anlamını arayan bir kelimedir. Bir fikir, illüzyon ya da tarihte bir an mıdır? Modernitenin çocukları mıyız yoksa onun yaratıcıları mı? Kimse bilemez. O kadar önemli de değildir: Onu takip ederiz, onun arayışındayızdır. […] Modernite evrensel bir tutku olagelmiştir. 1850’den beri hem tanrıçamızdır o, hem şeytanımız. Son yıllarda bu şeytanı def etme çabası var, ‘postmodernizm’ lafı sıklıkla dile gelmekte. Daha modern bir modernite değil ise nedir bu postmodernizm?

[…]

Modernite düşüncesi, tarihi tekil ve doğrusal ardıllık olarak algılamamızın yan ürünüdür. Kökleri Yahudi-Hristiyanlığa dayansa da Hristiyanlık öğretisi ile çakışır. Hristiyanlıkta pagan kültürlerin döngüsel zamanı, tekrarlanması imkânsız bir başlangıcı olan ve son bulacak tarih ile yer değiştirmiştir. Ardışık zaman tarihin dünyevi zamanıdır, günahkarların aksiyon alanı; yine de başlangıcı ve sonu olmayan kutsal zaman ile yönetilen alan. Mahşer gününden sonra ne cennette ne cehennemde gelecek olacaktır. Sonsuzluğun krallığında ardıllık yoktur, çünkü her şey andadır. Olmak oluşmaya galip gelir. Şimdinin zamanı, bizim zaman algımız, Hristiyanlığınki gibi doğrusaldır, Ebedi olana dokunmaksızın sonsuzluğa açıktır. Dünyevi tarihin zamanıdır bizimki, sona değil geleceğe yürüyen, geri dönüşü imkansız ve mütemadiyen noksan. Tarihin güneşidir gelecek, İlerleme dediğimiz şey ise ona doğru atılan adımlar.

[…]

Şimdiki zamanı derinlemesine düşünmek gelecekten feragat edip geçmişi unutmak demek değildir: Şu an, zamanın üç istikametinin buluştuğu yerdir. Onu yüzeysel bir hazcılık ile de karıştırmamak gerekir. Haz ağacı ne geçmişte ne gelecekte, ancak şimdiki zamanda yetişir. Ne var ki ölüm de şimdiki zamanın meyvesidir. Geri çevrilemez, keza hayatın bir parçasıdır. İyi yaşamak iyi ölmek demektir. Ölümün gözlerinin içine bakmayı öğrenmeliyiz. Şimdiki zaman hem aydınlık hem de kasvetlidir, eylemin ve derin düşüncelerin iki ucunu bir araya getiren küre gibidir. İşte bu yüzden geçmiş ve gelecekle, sonsuzluk ve boşluk ile ilgili felsefelerimiz olageldiği gibi, yarın şimdiki zaman ile ilgili bir felsefemiz olacaktır. Şiirsel deneyim bu felsefenin temellerinden biri olabilir. Şimdiki zaman hakkında ne biliyoruz? Hiçbir şey, ya da neredeyse hiçbir şey. Yine de şairlerin bildiği bir şey var: Şimdiki zaman varlığımızın kaynağıdır.

Moderniteye giden bu hac yolunda kendimi bulmak adına pek çok kere kayboldum. Başlangıca geri dönüp modernitenin dışarıda değil içimizde olduğunu gördüm. O hem bu gündür hem de çağların en eskisidir; yarındır ve dünyanın başlangıcıdır; bin küsür yaşındadır ama bir bebektir şu kadar. […] Yüzü topraktan henüz çıkmış, daha el değmemiş şimdiki zaman, yüzyılların tozunu silkelenip gülümser ve pencereden uçup gider belli belirsiz. Zaman ve mevcudiyetin eş zamanlı çoğulluğu: Modernite asırlık geçmişi su yüzüne çıkarmak için yakın geçmişle bağlarını koparır, neolitik bereket biblosunu çağdaşımız kılar. Daimi dönüşümlerinde moderniteyi ararız, yine de ağımıza düşmez. Her zaman kaçıverir; her cenk, kaçışı ile son bulur. Kollarımızdadır, o anda kayboluverir. Bir nefesliktir. Anlıktır, her yerde ve hiçbir yerde olan bir kuş. Canlı avlamak isteriz de kanatlarını çırparak heceler olup siliniverir. Elimiz boş kalır. Algının kapıları hafifçe aralanır o vakit, diğer zaman belirir; farkında olmaksızın aradığımız gerçek zaman: Şimdi, şimdilik.

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...