21 Eylül 2017 Perşembe

Sanki çıtır çıtır yanan bir sobanın etrafında üç beş kişi oturmuşuz da sıcak çaylar eşliğinde yazar anlatıcı, biz dinleyici rolünde hikayeyi dinlemekteyiz. 

——————————————————————————————————————————–

Arayıştadır insan. Ne aradığını bilen de bilmeyen de arayışta. Çoğu zaman bazı derin sorular gelip takılır aklına. Uzun uzun sorgular kendini bir başına. Bazen yanlış ile doğrunun yerini değiştirir. Bazen bu derinliğe dalmaya güç bulamaz, soruları beyninin arka odalarına atar, kapıyı kapatır, kilidi vurur üstüne.

Mustafa Kutlu’nun son hikaye kitabı Nur, bu arayışta ne aradığını bilen fakat nerede ve nasıl arayacağını bilemeyen Nur karakteri üzerinden senin, benim, belki bir çoğumuzun sorguladığı kurcaladığı ve şu kilit vuranların da kurcalamaya korktuğu meseleleri ele alıyor.

Bu meseleyi ele alış biçimi teknik olarak hikaye olsa da bende bir sohbet tadı bıraktı. Sanki çıtır çıtır yanan bir sobanın etrafında üç beş kişi oturmuşuz da sıcak çaylar eşliğinde yazar anlatıcı, biz dinleyici rolünde hikayeyi dinlemekteyiz. Mübalağa etmiş olmayayım lakin kitabı okurken tam da böyle bir hava hissettim. Yazarın ağzından cümleler tane tane dökülüyor. Akıcı, anlaşılır, temiz sözcükler anlatandan çıkıp yüreğimizin baş köşesine oturuyor. Zaman zaman kullandığı ifadelerle biz dinleyicileri de sohbete dahil ediyor.

Hikayemizde ana karakter genç bir mimar olan Nur. Bu yolculukta bize kapıyı açan da Nur. Fakat içeriye girdiğimizde merkezinde Nur olsa da irili ufaklı başka hikayeler de mevcut. Ve bu hikayelerde anlatılan bir durum var. Onlar sadece Nur’u ön plana çıkarmak için hikayenin içine yerleştirilmiş kişiler değil. Her birinin anlatmaya çalıştığı bir dert var. Bu karakterler hep bizden biri gibi, Anadolu insanının birer örnekleri gibi, tanıdık bildik insanlar ancak anlatıcının farkında olsa gerek sıradan değiller. O yüzden bu karakterler hakkında konuşmadan yalnızca temel konu üzerinde durmak haksızlık olur. Örneğin Nur dışındaki karakterlerimizden biri Sinan. Onun babası ile ilgili anlattığı bölümde, başlarda bildiğimiz hayatları okuyor gibi hissediyoruz. Fakirlik, zor hayat şartları, sert bir baba… Fakat Sinan’ın baba özleminde; o bütün fakir çocuklardan sıyrılarak bir şey daha anlatıyor bize. Bir çatının altında bir babanın varlığının ne kadar mühim olduğunu… Sana bizim memlekette bir babanın ev içindeki varlığının,babalık vazifesini yerine getiremese dahi, o çatının altında yaşayan herkese bir düzen, bir güç, bir sorumluluk getirdiğine dair bir çok şey anlatabilirim. Ama hiç biri Sinan’ın “Ah baba ah,sağ olaydın da, ayağının altına alıp çiğneyeydin. Çocuk yaşta koyup gittin bizi.” cümleleri kadar gerçek ve derin olmaz. Sinan babası gibi çocukluğunu da özlüyor. Kan ter içinde oynadıkları oyunları özlüyor. Çocukluğunu özleyen bir tek Sinan mı? Hepimiz çocukluğumuza özlem duyarız. Çünkü henüz yüklenmemişizdir hayatın yükünü. Kaygı yoktur, ararız tasasız güzel zamanları Sinan gibi.

nur

Yine diğer bir karakter Nur’un babası İskender Bey. Puro ile imtihanı tebessüm ettirirken, hastalığı sonrası çevreye bakışı bize de bir bakış açısı getiriyor. “Çoktan boşlamışlar yalan dünyayı, şu şadırvanda abdest alanlar. Ne kadar yalın sade, samimi bir hayatları var” Bu cümleler huzurun tasviri değil de nedir? Adeta huzuru resmetmiş yazar. Hani o şadırvandan çıkıp biraz uzaklaşsan, sokağa doğru üç beş adım atsan; sokağın koşuşturan, tasalı, telaşlı insanlarla dolu olduğunu göreceksin. Başını kaldırıp da o huzur tablosunu göremeyen insanlarla… Hakikatte nedir bilemem ama bana da pek sevimli gelir o şadırvanda abdest alan ihtiyar amcalar, dedeler.

Bir başka bölümde Sinan, Nur ve Kemal’in sohbetlerinde modern zamanın yarattığı dertlerden biri ele alınıyor. Betonlaşmanın insan üzerindeki etkileri, modern mimarinin getirileri ve götürdükleri, apartmanların olumsuz etkileri. Bu noktada, mahalle kültürü ile büyümüş beni yakalıyor yine kitap. Benim de çocukluğum, çocuk seslerinin eksik olmadığı mahallelerden birinde geçti. İyi bilirim toza toprağa bulanarak oynanan bir oyunun zevkini. Zaman terk etmiş gibi mahalleyi, sabah akşam bilmeden koşuşturur dururdu çocuklar. Şimdi her şey ölçülü, kurallı, saatli. Aynı fabrika ürünü gibi apartmanlar, basılmaması gereken çimler, aynı saatte çıkarılan çöpler ve biz de bu kurallar yağmurunda yaşayan kurulmuş saatleriz adeta. Kimimiz eskiye hasretle üç beş saksı çiçeklendirsek de, metrelerce yukarıdaki minik balkonumuzda; bilmeli ki biz insanlar da bir çiçek kadar toprağa muhtacız aslında.

Gördüğün gibi Nur dışındaki karakterlerin de anlatmaya çalıştığı dertler vardı. Demirci Cemil, Çiçek, Cüneyt ve hatta Eleni bile hayat telaşesi içinde görünmeyen ince mevzuları görelim diye bizim için bir mum yaktı.

Nur’un mevzusu ise derindi. Çok daha derin… Nur arayışlarımızın temsiliydi. Hani o huzursuzluk, ruhumuzdaki karıncalanma, birçoğumuzun yaşadığı türden bir iç sıkıntısı yok mu? Kimimiz bu sıkıntının nedenini henüz keşfedememişken, ilaç olsun diye derdimize aradık olmadık yerlerde çare. Sanki doyurabilirmişiz gibi manayı madde ile… Kimimiz adını koydu lakin bilemedik deva nerede? Nur’un da daha küçük bir çocukken, ninesi tarafından gönlüne bir ezgi fısıldandı, bir yudum su verildi şifa niyetine. Nur büyüdü ve her yerde o ezgiyi aradı, bir yudum yetmedi boğulmak istedi o lezzet denizinde. Derdine derman olacak kimseler yoktu. Bizde Nur’la birlikte sorduk sorguladık, beynimizin tozlu kıvrımlarına süpürdüğümüz soruları gün ışığına çıkardık. Bizim de vardı elbet sorularımız. Kader, iman, ölüm, yaşam, irade… Fakat bütün bu suallere doğru cevabı bulabilmek için öncelikle yolumuzu ışıtacak bir kandile, bir yol gösterene ihtiyacımız olduğunu anladık. Zaten Nur’un hikayesi en yalın haliyle bir arayış hikayesi değil mi? O, günümüz kadını fakat bir derviş gibi sorularına cevap bulmak için sabır ve istekle mürşidini arayıp durdu. Bunu yaparken de uzak doğuya falan gitmedi. Bizim memleketi dolaştı, şehir şehir gezdi. Acaba Nur gibi kendini arayan diğer yalnızlar neredeler? Nasıl görecekler önlerini? O yol göstericiler, ortalıkta yok artık. Yaşam koçları, sizi önümüzdeki yıl neler beklediğini söyleyen astrologlar, yogiler her yerde de, bizim manevi dünyamıza ışık tutacak o insanlar neredeler? Verimli başaklar gibi biçilmiş kimi, kimi de kabuğuna çekilmiş sanki. Zihnimizde kendilerine ait görüntüleri ise birileri çalmış ve yerine Türk filmlerindeki sapık, üfürükçü hocaları, karanlık gündüzleri koymuş. Bu kitap bize zihnimize yerleştirilmeye çalışılan o imajların aksine, günümüzde de hala temiz, bilge insanların var olduğuna dair umutlar verir. Bu kitap bize içimize kapanıp düşündüğümüz o sorularda yalnız olmadığımızı ve huzura ermek için sadece istemenin, aramanın iyi bir başlangıç olduğunu söyler. Bize bu umudun fotoğrafını çeken yazar Mustafa Kutlu’ya teşekkürler.

 

 

Özlem Karapınar; Kaçak Yolcu için yazdı…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...