17 Ekim 2017 Salı;

“Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. Ama Sadrettin bütün hayallerimi berhava etti ve başımı önüme eğdi. O şimdi bu şehrin a’rafında soğuk demir parmaklıklara sığınmıştı.”

———————————————————————————————————————————

Sadrettin’in Boğazda demirlere asılı vaziyette hayata pamuk ipliğiyle bağlı şaşkın gözlerine şahit oldum. Üzerindeki beyaz tişörtüyle sanki kefenliğini giymiş gibiydi. O çoktan kararını vermişti. Yüreğinin nerelerde olduğunu, gözlerinin nerelere kilitlendiğini tahmin etmek zor değildi. İçinde bulunduğu halet-i ruhiye kim bilir nerelerin ve kimlerin eseriydi! Gençti, delikanlıydı. Hayalleri ve umutları vardı.

Belki de hayat denen o ağır yük artık taşınmaz hale gelmişti. Hayatta tutunacak bir dalı kalmamış olmalı ki demir parmaklıklara sıkıca sarılmıştı. Hayatla arasındaki tek bağ; soğuk bir demir parçasıydı şimdi. Aslında o demir parmaklıklara tutunan eller sadece Sadrettin’e değil, bütün insanlığa aitti. Suratımıza vurulan kocaman bir tokattı o fotoğraf. Derin bir muhasebe aldı götürdü beni uzaklara. İnce bir tefekkür…

Her sabah Boğaz’dan geçerken zihnimde oluşan fotoğrafları döktüm önüme bir bir. Taze bir bahar sabahı güneşlenen Boğaz ya da kurşuni bulutlara inat bir şiir gibi akıp giden gemi, vapur ve tekneler… Gecenin zifiri karanlığında rengârenk ışıklardan gelinliğiyle Boğaz’a boydan boya uzanan köprü. Enva-i çeşit hava-i fişeklerle gökyüzüne dağılan şölen… Bir şehir hatları vapuruyla Eminönü’nden Üsküdar’a giderken ruhumuzu da paklayan yağmur… Yüzlerce fotoğraf karesiyle hayal dünyamı süsleyen Boğaz, kim bilir kaç şaire şiir, kaç yazara kitap ve kaç sanatçıya şarkı, kaç ressama portre oldu. İki yaka arasında turnusol kağıdı gibi doğu ve batının fotoğrafını ayıklıyor.   İki kıtalı şiir olan bu şehrin tam da a’rafında yer alıyor o dev dalgalı uzun nehir! O hayallerle geçtim bunca zaman bu köprüden. Her bakışta içim açıldı. Bir cennet köşesi olarak büyüttüm onu içimde. Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. Ama Sadrettin bütün hayallerimi berhava etti ve başımı önüme eğdi. O şimdi bu şehrin a’rafında soğuk demir parmaklıklara sığınmıştı. Onu içimize alamamış olmalıydık ki şimdi bu halleri soluyordu. Her sabah boğazın sularına ışıl ışıl yansıyan güneşim aniden çekildi. Karamsar bulutlar kol gezmeye başladı Boğaz’ın üzerinde. O an bütün çiçeklerim soldu.  Masmavi gök birden gürleyip sular seller misali akıp karıştı boğazın sularına. Anlaşılan bu boğaz, o boğaz değildi. O bende saklı fotoğraflar bu Boğaz’a ait olamazdı.

Sadrettin, kim bilir kaç saattir demir parmaklıklara sımsıkı sarılmış, hayatla ölüm arasında gidip gelirken içimde isyan ruhu depreşti bu şehrin. Kocaman bir mahcupluk ve dahi suçluluk hissettim. Koskoca şehrin dev dalgaları bir bir yutuyor yağız delikanlıları ve biz sadece seyirci kalıyoruz eli kolu bağlı olarak. Boğazın serin sularına cansız bedenini salıveren ruh, işte bu metropolün eseri. Çocuklarımızı bu derin boşluğa sürükleyen şartları kendi ellerimizle oluşturan yine biziz! Hayatı şekillendiren sensin! Psikolog bir arkadaşım anlatıyor: “Son bir yıldır öyle vakalarla karşılaşıyorum ki; ibret almamak ve bu durum karşısında kafayı yememek elde değil Yusuf kardeşim. Öyle ailelerin çocukları geliyor ki; çocuğun o aileye ve anne babaya ait olduğunu tahmin etmen bile mümkün değil. Ama hepsi ihmalkârlık…”

Evet, bütün bu yaşananlar ihmalkârlığın eseri. Önce gençleri o bataklığa sürükleyen şartların ortadan kalkması, akabinde ise ıslahı şart. İlerleme, iyileşme, modernleşme… ve dahi dindarlaşma sadece ekonomik göstergeler ve matematiksel değerlerle olmuyor. Çok okul, çok cami, çok vakıf, dernek, yardım kuruluşu… yeterli değil! İyilik sadece parayla olmuyor. Önemli olan bu kurum ve kuruluşların içini hakkı ve layıkıyla doldurup işletebilmekte. Marifet makinede değil, onu yapıp işletende.  Çünkü şerefü-l mekani bil-mekin (Makamların şeref ve izzeti oturanlarla kaimdir) demiş eskiler. Gerisi sadece demo… Anlaşılan maskeli baloya dönüşmüş hayatlar!

Boğaz ki; her sabah güne başlarken ilhamını yüreğimde hissettiğim ve uğruna ne sevdalar berkittiğim kocaman sevda! A’rafım, iki kıtalı şiirim, yosun kokulu şarkım, bulutlara süzülen martım, ilham perim, aşkım… Ama şimdilerde Sadrettin’in büyülü gözlerine kilitlenmiş bir isyan olarak avuçlarımda duruyor. Yelkenleri o siyah bakışlarla açarak kapılıp gidiyorum denizlere, okyanuslara… Selfisi de cabası!…

Sonra metropol şehrin cadde ve sokaklarında isyan ruhum kabarıyor. Tek tek ateşe veriyorum bu şehrin sokaklarını. Şehir kıyılarına varıncaya kadar acıyla dolu. Atımı dörtnala sürüp bir bakış fırlatıyorum şehrin surlarından. Anlaşılan; ne bu şehir o şehir, ne de ben eski benim. Şehrin depreşen ruhu boğazımda iyice düğümleniyor. Ya sen varsın, ya da sen…

Sahi boğazda kaçıncı intihar girişimi bu? Kim bilir Boğaz’ın engin suları kaçıncı avına hazırlanıyor şimdilerde. Hala Sadrettin’in çaresiz bakışlarına kilitli yüreğim. Yanı başında yol kenarına oturmuş iki üniformalı ve köprüden geçen arabalar. Adeta resmi tören eşliğinde intihara adım adım gidiyor. Sadece bakışlar konuşuyor. Sadrettin yoldan geçenlere bakıyor. Ama sadece gözler öyle. Neleri gördüğü bilinmez. Bir an onun ruh halini düşünmek istedim, ne mümkün. Müntehir şair ve yazarlar hafızamda belirdi. Mesela İlhami Çiçek… Satranç Dersleri’nin şairi yani. Ya da“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın” dizelerinin mimarı. 29 yaşında balkondan atlayarak intihar etti. Peki  Virginia Woolf’a ne demeli? Kendine Ait Bir Oda’nın yazarı. En azından bendeki ilk çağrışımı bu. Ve bir de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmesi…

Şair İsmet Özel’in Erbain dizelerini anımsıyorum:

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
_Yaşama!
_Ya bileydim?
Yazar:Mıydım
Hiç:Şiir.”

Ya Babı-ali’nin sıkı kalemlerinden Sadullah Paşa Viyana sefiri iken, ecnebi bir kadınla yaşadığı yasak aşkın duyulması sonucu bunalıma girip intihar etmişti.
Hayatın neresinden dönülse kardır” dizeleriyle bir veda mektubu bırakan akademisyen Zafer Ekin Karabay ise üniversitedeki odasında kendisini asarak intihar etmiş. Daha nice şair ve yazar hafızamda ardı sıra belirip kayboldu. Her birinin farklı farklı gerekçeleri vardı fakat aynı sona kilitlenmişlerdi. Hikâyeleriyle birlikte tek tek ziyaret edip halet-i ruhiyelerini yaşamaya çalıştım:

Robert E. Howard, Ernest Hemingway, Romain Gary, Arthur Koestler, Jerzy Kosinski, Harry Martinso, Yukio Mişima, Sadık Hidayet, Sarah Kane, Stefan Zweig, John Kennedy Toole, Kurt Tucholsky, Walter Benjamin, Yasunari Kavabata, Osamu Dazai, Jack London, Gilles Deleuze, Antonin Artaud, Beşir Fuad, Richard Brautigan, Carlo Michelstaedter, Cesare Pavese, Eleanor Marx, Arthur Adamov, Tadeusz Borowski…

Ah! Sadrettin, bana niye bu acıları hatırlattın ki?

 

Kaçak Yolcu; Yusuf Tosun

twitter.com/ysftosun

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...