21 Ocak 2018 Pazar
ANA MANŞET - Blok 3 - SOSYAL BİLGİLER >>
15.Mayıs.2017 18:47

“Bir kısım âyetlerimizi kendisine göstermek için,

Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan,

çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah Yücedir.

Gerçekten O, işitendir, görendir.”[1]

 

Müslümanların Yetimi: Kudüs

Kalabalık bir grupla geldiğimiz Kudüs’te dolaşırken, Kudüs’ün kadim mirasıyla ne kadar yakın akraba olduğumuzu görüyor fakat buradaki akrabalarımızla yabancılaştığımızı görmek bana inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. İki yüz kişilik ekibimizle, oradan oraya dolaşırken, Kanuni Sultan Süleyman Han’dan kalan kadim Kudüs’ün o surları bizleri selamlıyor, âdeta “Hoş geldiniz lakin ne de az geldiniz”, diye haykırıyordu. Sevinç ve hüznün duygusal çatışmasını yaşarken, Kubbet-üs-Sahra’nın mimarı olan Muhammed Bey’in bizlere yaptığı konuşma, derdimizi daha da arttırdı. Öyle ki; her yıl Kudüs’e yaklaşık 4 milyon turist ziyaretçi geliyordu. Çünkü Kudüs hem Müslümanların hem Hristiyanların hem de Yahudilerin kutsal şehriydi. Hani Hazreti Ömer Kudüs’e geldiğinde, barış ile şehri aldığı vakit, Hristiyanlar, Hz. Ömer‘e tek bir emanname önermişlerdi de Hz. Ömer (r.a.) emannamenin; “Müslümanların Kudüs’ü fethinden sonra hiç bir Yahudi Kudüs’e alınmayacak ama mevcut olanlar, olay çıkartmadıkları taktirde, kalabilecekler.” şartından ötürü, Hristiyanların kendisine sunduğu bu emannameyi reddetmiş ve “Kudüs Rabb’in şehridir. Burası hem Müslümanların hem Hristiyanların hem Yahudilerin inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir şehir olmalıdır” diyerek kendi emannamesini yazmıştı.[2] O günden itibaren, Müslümanların kontrolünde kaldığı her vakit, Hz. Ömer’in emannamesinin şartları Müslümanlarca uygulanmıştı Kudüs’te… Doğuş ve Kıyamet kiliseleriyle Hristiyanlar için önem arz eden Kudüs, ağlama duvarı ve kendi inançları dairesinde, şu anda Mescid-i Aksa’nın altında bulunduğu iddia edilen Süleyman Tapınağı’yla, Yahudilerin kutsal şehriydi. Müslümanların ise ilk kıblesi, kutsal kitapları Kur’an-ı Kerim’de İsra Suresi’nde işaret edildiği şekliyle, etrafı bereketlendirilen ve Hazret-i Peygamber’in mirac gecesinde miraca çıktığı mekan olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu şehirdi Kudüs.

Kubbet-s-Sahra’nın mimarı Muhammed Bey’in, Kudüs’e gelen ziyaretçilerin mensub oldukları dinler üzerinden verdiği ziyaretçi rakamları net bir şeyi ifade ediyordu. Kudüs Müslümanların yetim şehriydi. Yahudiler dört bir elden sarıldıkları ve daimi başkent ilan ettikleri Kudüs’e gerek popülasyon, gerek ilim gerekse de maddi yönden her türlü imkanlarını seferber etmişlerdi. Kudüs’ün sokaklarında gezerken bunu görmek hiç de zor değil. Kutsal günlerinde hanımını bir koluna en az üç çocuğunu diğer koluna takmış bir Yahudinin, ibadet etmek için ağlama duvarına koşması, yukarıdaki iddiamızın yalnızca bir küçük örneği… Hristiyanlar için de durum pek farklı değildi Kudüs’te. Doğuş Kilisesi’nden Kıyamet Kilisesi’ne uzanan Hac yolunda yüz binlerce Hristiyan çoluğuyla çocuğuyla Kudüs’ü Hristiyansız bırakmıyordu. Müslümanlar nezdinde ise Kudüs kimsesizdi. Yahut Kudüs içinde Müslümanlar üvey bir evlat gibi… Yıl boyunca Kudüs’e gelen 4 milyon turistin yalnızca 40 binini Müslümanlar oluşturuyordu. Hâl böyle olunca, Kudüs’te ikamet eden Müslümanların içler acısı hâli ancak bir nebze vicdanı olan haber ajanslarınca hakikatiyle diğer Müslüman ülkelere duyruluyor, ancak Kudüs’te hakimiyet sahibi olanlar, hem Mescid-i Aksa hem de Kudüs’ün Müslümanlarca kutsal olan diğer mekânlarında, istedikleri gibi at koşturabiliyorlardı. Muhammed Bey, dimağlarımızı açan sohbetiyle öyle önemli noktalara dikkat çekiyordu ki; bunca yıldır yanılmışlığımız, o vakit ağlamalarımızın kefareti olmuyordu. Bunlardan bir tanesi de; birçok ülkede faaliyette olan ve bulundukları ülkenin ana yayın organları arasında yer alan Yahudi kaynaklı haber ajanslarının yaptıkları Kudüs haberleriydi. Bu ajanslar âdeta “Kudüs’te savaş var” mesajını insanlara dikte ediyor, böylelikle Kudüs’e ziyaret için niyet eden Müslümanların içine bir şüphe düşürüyor ve Kudüs’e gelecek olan Müslüman ziyaretçilerin sayısı, bu projeyle düşürülmeye çalışılıyordu. Muhammed Bey’in dikkat çektiği bu nokta, bir iddiadan ibaret değildi. Çünkü bizler de Kudüs ziyaretine niyet ettiğimiz vakit, yabancı (birçoğu Yahudi) kaynaklı haber ajanslarından Kudüs haberlerini takip ediyorduk. Bu ajanslardan aktarılan haberlerin birçoğu Kudüs’e gelmeyin mesajını açıkça veriyordu. Bizler, Muhammed Bey’in dikkatlerimizi bu husus üzerine yoğunlaştırmasından sonra Kudüs’te gezerken etrafımızı daha dikkatli gözlemleyerek, ajanslarda geçen haberlerin son derece yanıltıcı ve bir proje üzere derlendiğini anlamıştık. Gerek Muhammed Bey’in tespiti gerekse de bendenizin buradaki aktarımları, “Ne yani Kudüs’te Müslümanlara zulüm edilmiyor mu diyorsun?”, şeklinde anlaşılmasın. Ediliyor. Hristiyanlar ve Yahudiler son derece rahat şekilde gezip, ibadet ederken; Müslümanlar bilhassa Aksa girişinde defalarca kontrollere tâbi tutuluyor; Kudüs’te yaşayan Müslümanlar sürekli Yahudi’nin gez- göz – arpacık görüşünde tutuluyor, en küçük bir şüphe uyandırdığı gerekçesiyle birçok Müslüman genç sapır sapır öldürülüyor. Lakin tüm bunlar, bir savaş atmosferinde değil, gündelik yaşayışın bir parçası olarak, Yahudiler tarafından profesyonelce yapılıyor. Bunun cabası olarak da, kendi kontrollerindeki yayın organlarınca, Müslümanların fazlaca olduğu ülkelere, “Kudüs’te savaş var, gelmeyin!” mesajı dayatılıyor.

Hâl böyle olunca Müslümanlar, “Evet, Kudüs kutsal bir şehir. Peygamberimiz bir hadisi kutsisinde ‘Üç mescid için yolculuk sıkıntısına katlanın; Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa.’, buyurmuşlar. Kur’an-ı Azimüşşan’da Allah’u Zülcelal, ‘etrafını bereketlendirdiğimiz / bereketli kıldığımız’, diye buyurmuş, eyvallah, ama bugün Kudüs işgal altında iyisi mi oturalım oturduğumuz yerde!”, psikolojisiyle hareket ediyorlardı. İşte bu ahval üzere zamanla Kudüs Müslümanların yetimi oluvermişti. Müslümanlar Kudüs’ten eli ayağı çekmiş, Kudüs ecdadı Osmanlı’nın eserleriyle orada bir başına, kendi mücadelesini vermekteydi. Bu öylesine bir mücadeledeydi ki Kudüs’te yaşayan Müslümanlar, hem imanlarından hem de Osmanlı’nın bir ruh olarak inşa ettiği muhteşem eserlerden kuvvet alıyor ve bu eserlerin manasıyla, kendilerinde güç buluyorlardı.

Bu Duvarlar Sizi Tanıyor…

Öyle ki bir akşam namazı sonrası grupça, 144 dönümlük bir arazi olarak çevrilen ve içerisinde Hazreti Peygamber Efendimiz’in mirac gecesinde gelip şükür namazı kıldığı, burağa binerek miraca yükseldiği, dönüşünde bütün peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırdığı, o müthiş kubbe mimarisiyle gece – gündüz ışıl ışıl parlayan Kubbetü-s-Sahra’nın bulunduğu, birçok insanın Mescid-i Aksa sandığı lakin 144 dönümlük Mescid-i Aksa’nın içinde yer alan mescidlerden biri olan Kıble mescidinin bulunduğu, Mescid-i Aksa’dan çıktık. Kalabalık olarak kadim Kudüs’ün tarih kokan dar, ve kendine has mimarisiyle insanı yıllar öncesine götüren sokakları arasından geçerken, bizleri dikkatle ve korkuyla izleyen Yahudilerin kem bakışları arasında bir sokağın başına vardık. Namazdan çıktığımız andan beri bize eşlik eden bir Kudüslü Müslüman kardeş, bizlerle vedalaşmak için grubumuzu durdurdu. Söyleyecekleri vardı bizlere. Yarım ay şeklinde, o kardeşi ortamıza alıp dinlemeye koyulduk. Yarım bir Türkçe ile konuşuyordu… Gözleri, dilinden daha çok şey anlatıyordu. Damla damla yaşarıp, yanağından süzülürken yaşlar, tüm hissiyatıyla şunları söyledi:

“ Kardeşlerim, buralar, bu yapılar, bu topraklar, bu Kudüs, sizi özlüyor. Sizi istiyor. Çünkü her ne kadar biz buralarda doğsak da, buralarda yaşasak da aslında buranın kiracılarıyız biz. Buranın sahipleriyse sizlersiniz. Evet, buranın emanetçisi, sahibi sizlersiniz. Bizler değiliz. Şu duvarlar, şu pencereler, şu taşlar, sizin ecdadınızın el emeği, göz nuru. Bunlar onların eserleri. Bu topraklar, sizin ecdadınız ile güldü. Huzur buldu. Sizin ecdadınız ile Kudüs’ün kanı durdu. Siz gittiğinizden beridir, kan ağlıyor ve huzursuz Kudüs. Bakın şu taşlara, bir dönüp bakın. Bu taşların bir dili yok ama onlar konuşuyor. Ben şimdi şu elimi, şu avucumu bu taşlara koysam, bu taşlar bu eli tanımaz. Ama siz koysanız, bu taşlar, sizin ellerinizi tanır. Çünkü onlar, sizin atalarınızın elleriyle hayat buldu. Buralara kondu. Lütfen, buraları siz, sizsiz bırakmayın. Buraları, kimsesiz bırakmayın. Bu taşlar. Bu şehir. Sizin döneceğiniz günü bekliyor.”

Söz bittiğinde, biz de bitmiştik. Biz kimdik? Kudüs neden bizi bekliyordu?

Elimi kadim Kudüs’ün o yaşlı taşlarına sürerek yürüyordum. Taşların bir şeyler fısıldadığını duyuyordum artık. Onlar konuştukça, gözlerim yaşarıyor; gözlerim yaşardıkça onlar konuşuyordu. Bize, bizi hatırlatıyordu Kudüs’ün taşları… Biz, bizi hatırladıkça taşlar umutlanıyordu. İnşa edeceğimiz bir külliyemiz vardı bizim. O külliyemiz Kudüs’ün taşlarıyla, Mekke’nin, Medine’nin taşlarıyla, Bosna’nın, Kosava’nın, Novi Pazar’ın, Kıbrıs’ın, Musul’un, Kerkük’ün, Bağdat’ın taşlarıyla akraba olmalıydı…


[1]İSRA SURESİ, 1. ÂYET: Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilâl mescidil aksallezî bâraknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr.
[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Kilise Defterleri, Kamame Defteri, No:8’de muhafaza edilen Hazreti Ömer’in Kudüs Emannamesi:“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu sözleşme, müminlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İliya halkına verilen bir emandır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır. Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır. Mallarına el sürülmeyecektir.Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar gelmeyecek ve yurtlarına Yahudiler iskân olunmayacaktır. Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir.Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise, güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. Dileyen Rumlarla gidecek, dileyen de toprağına dönecektir. Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir. Bu, Allah’ın Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği güvenlik ahdidir. Cizye ödedikleri müddetçe geçerlidir.Şahitler: Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Mu’aviye bin Ebi Süfyan, hicri 15 yılında hazırlandı ve yazıldı.” 

 

Metin EroL yazdı…

 

Melamet dergisi arşivinden…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...