19 Nisan 2018 Perşembe
ANA MANŞET - Blok 1 - KİTAPLAR >> “Koku” üzerine
19.Nisan.2017 13:21

“Das Parfüm” ; Alman edebiyatında postmodernizmin ilk temsilcilerinden olarak görülen Patrick Süskind’in,  birçok yabancı dile çevrilmiş kitaplarından biri. 

—————————————————————————————————————————————

Doğrudan duygusal zekâmıza ve hafızamıza bağlı tek duyu olan koku, kitapta alegori olarak kullanılır ve bu temelde “insan ruhunun olgunlaşması, saf yalnızlık duygusu, sevgi, sevilmek ve fark edilmenin ne kadar vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğu kavramlarını” fantastik bir sunumla okuyucuya ulaştırır.

Ana karakter (çoğu kişi eylemlerinden dolayı ona kahraman dememeyi tercih eder) kokular konusunda deha olan Jean-Baptiste Grenouille’in doğumundan itibaren hayatına, gelişimine ve yaşadıklarına tanıklık ederiz kitap boyunca.

İğrenç şekilde tasvir edilmiş; insandan başka her şeye, kimi zaman  bir kurbağaya kimi zaman bir keneye ya da bir şeytana benzetilmiştir. İnsan dışı yaşam biçimi içerisinde Grenouille, zamanla kendinde koku algılama yeteneğinin üst düzeyde olduğunu fark eder. Her şeyi kokusundan tanır, var olmayan kokuları bile beyninde yaratmayı başarır. Yeteneğinin peşinden gitmeye karar verir ve bu sayede -aleyhindeki tüm olumsuz koşullara rağmen- hayata direnir. Süskind, aslında toplum tarafından dışlanmış insanlar çerçevesinden bir bakış çizer hayata ve sosyal bir eleştiri getirir. Kendi gibi olmayanı dışlayan bir toplum ile zihinsel faaliyetleri üst noktalarda olan karakterin aynı toplum içindeki varlığının vücut bulamaması ikilemini çıkarır karşımıza.  Bu sayede romanın başlangıcında okuyucu, içten içe garip bir şefkat duyar kahramana. Bugün dahi sosyolojik bir gerçek olarak yaşadığımız; sevilmeyene, itilmişe dair duyulan bir koruma içgüdüsüdür bu aslında.


Selma-Türköz-1
Grenouille için koku bir aidiyet, kendini ifade etme biçimidir fakat kendisine ait bir kokusunun olmadığını ayırt edişiyle derin bir yalnızlığa ve nefrete sürüklenir. Var olmayan insan kokusu sebebiyle toplumdaki kabul görme isteği konusunda umutsuzluğa kapılır, kendini insanlardan soyutlayıp ıssızlığın ortasına atar. Tüm insan kokularından adeta kaçar, dağ başında daracık bir mağarada yedi yıl kalarak hiçlik dener. Tecrit döneminin sonunda, olmayan insan kokusuna ulaşmak için ya da var olmak için ihtiraslarına tutunmaya karar verir. “Varlıkların ruhları kokularıdır.” der kitap bize. Grenouille için tek çıkar yol; başkalarına, sanki insanmış izlenimi verecek kokular sürünmektir. Onun için diğer bütün kokular bir araçtır artık; tek amacı, en üst insan kokusuna ulaşmak ve ona benzer bir koku ortaya çıkarmaktır. Bu yolda her türlü kötülüğü (insan öldürmek de dâhil) doğal bir şeymiş gibi hayata geçirir.

Bir gün aniden burnuna gelen sarhoş edici bir kokuyla irkilir ve onun peşine düşer.  Yolu, onu masum ergen bir bakire kızın yanına sürükler. İstediği tek şey bu kokuya sahip olması gerektiğidir, hiç düşünmeden kızı bir hamleyle öldürerek kokusunu iliklerine kadar içine çeker; tıpkı bir çiçeği solduruncaya kadar koklayıp içine çekmek gibi. Nesnelerin ruhundaki kokuya sahip olmak ve bunu maddeleştirebilmek aşamasından kişilerin ruhundaki kokuya odaklanır ve onu oradan çekip almak uğruna benzer şekilde 25 genç kızı öldürür. Değişik damıtma ve muhafaza yöntemleriyle onların kokularını kullanarak kendisine çeşitli insan kokuları yapmaya başlar. Bunlar bazen dikkat çekmeme kokusu bazen masumiyet kokusu bazen yalnızlık bazen ise alçak gönüllülük kokusudur. Kitabı okurken çoğu zaman Jean Baptiste Grenouille ‘in bir katil olduğu veya öldürme eyleminde bulunduğu aklınıza gelmez. Çünkü cinayetler,  kendi kişiliğinin oluşmasına ihtiyacı olan şeyleri “topluyor” düşüncesi oluşturabilir sizde; elde ettiği kimlik yapbozunun bir parçasını yerine koyar gibi.

Bu kokular sayesinde topluma karışır ve ihtiyaç duyduğu duruma göre koku sürerek bir çeşit kimlik maskelemesine başvurur. Elbise değiştirir gibi her duruma göre kokusunu değiştirerek toplumda kimliksiz bir kimlik edinmeyi başarmıştır. Öyle ki artık katil ve öldürülenler değil olayların sonuna odaklanır ne olacağını merak etmeye başlarsınız. Bu yolla yazar “güzelliği bulmak için yaşadı, ona sahip olmak için öldürdü” ifadesiyle bir bireyin, kendini var etme çabasını alegorik bir biçimde resmeder. Toplum tarafından kabul görmek uğruna “işlediği cinayetler yüzünden onu mu suçlamalıyız, yoksa kendisine benzemeyeni kabul etmeyen, toplumu mu?” şeklinde okuyucuyu, kendisini sorgulayan bir yöne çeker.

Grenouille amacına ulaşır ve bir damlası bile insanları büyülemeye yeten o eşsiz parfümü yaratır. 25 bakireyi öldürerek elde ettiği bu masumiyet parfümünü kendi üzerinde dener ve işlediği cinayetlerden dolayı hüküm giydiği idam cezasından kurtulur. Çünkü hakkında davacı olanlar (öldürülenlerin yakınları) onun kullandığı bu parfümde kendi canlarından bir parça buldukları için -kokunun etkisinin farkında olmadan- onu kendi çocuklarıymış gibi korur ve sevgi gösterisinde bulunurlar.  Ama bu durum Grenouille’yi memnun etmez. Öncelikle bu bir yanılsamadır; çünkü koku, kendine ait değildir daha da ötesi artık onun tatmin olduğu duygu sevilmek değil, nefret edilmektir.

Okuyucu, kitabın derinliklerinde sevgisizliğin insan tabiatında yarattığı travmatik durumu algılar ve herkes kadar insan hatta onlardan kokusuyla eksik bir insan olduğunun farkına vardığında kahramanımızın ölümü ertelemek istemeyişine şahit olur. Grenouille sistemin içinde kendine rol biçemeyen bir birey olduğu için özne olarak ölümü seçmek durumunda kalmıştır. Bu bir anlamda Grenouille’nin kendi ölümü için gerçek nedeni bulması şeklinde işaret edilir bize.

Bir zamanlar mucizevî bir şekilde hayat çığlığı atarak annesinin onu doğurduğu aynı zamanda bir mezar yeri özelliği taşıyan pis pazar yerine gider. Kendi canavarını yaratmak üzeredir. Elindeki, tüm dünyayı ele geçirebilecek o parfümü üstüne boşaltır.  Etraftaki, gözleri kamaşan ve kokunun etkisiyle büyülenen halk tarafından büyük bir sevgi(!) ve iştahla bir çırpıda diri diri yenilip bitirilir.

Böylesine vurucu bir finalle sona eren roman, süreç boyunca okuyucuyu kokuların egzotik dünyasında keşfe çıkarmakla kalmayıp, ciddi bir toplumsal eleştiriyi de içinde barındırır;  içimizdeki güç tutkusu uğruna yapabileceklerimizi. Her ne kadar sahip olmak istediğimiz şeyler farklı olsa da güç arayışımız, yapabileceğimiz kötü şeyleri bize meşru gösterebilir mi? Herkesin içinde potansiyel bir Grenouille yanı var mı?

Onun ulaşmaya çalıştığı “koku”nun yerine istediğiniz şeyi koyabilirsiniz, mesela parayı. Sizin de içinizde benzer algılar, benzer toplumsal yanılsamalar oluşuyor mu? Grenouille asla sahip olamayacağı bir şey uğruna bütün eylemlerini gerçekleştirir çünkü istediği şeye ulaşmak, bir çeşit kabul görmüşlük ve güç kazandıracaktır ona. Peki bizler? Gerçekte asla sahip olamayacağımız şeyler uğruna kendimizce mubah kıldığımız yanlışlara düşmüyor muyuz? Sizin güç tanımınız nedir? Para mı, aşk mı, nefret mi, iktidar mı?  Kitabın favori güç tanımını hatırlatarak sizi bu soruyla baş başa bırakalım: “ elinde paranın ya da şiddetin ya da ölümün gücünden büyük bir güç vardı: insanlarda sevgi uyandırmanın yenilmez gücü!”

 

Selma Türköz yazdı…

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...