16 Aralık 2017 Cumartesi

Bir hayranı olarak Freud da Dostoyevski’nin suça “sınırsız bir yakınlık” duyduğunu söyler. Dostoyevski için suçlu, suç işleyerek ötekini suç işlemekten koruyan kurtarıcıdır. Freud’un bu hastalığa teşhisiyse “yerinden kaymış narsisizm”dir. 

——————————————————————————————————————————————-

 

Tanpınar’a ait Doğu’nun bir şeyi Batı’dan önce keşfettiği sezgisiyle başlarsak, bulanın sukûneti karşısında, arayanın çabasını görürüz. Bu çaba; tarihi kurtarma ve tarihe anlam verme hedefine yöneldiğindeyse hem modern ilerleme algısı oluşur, hem de insanın boşalttığı her yeri ve şeyi kendiyle doldurma tavrını, tarihin sonucu olan modern insanın, tarihi yazma çabası içindeki büyük enerjisini açıklar. Bilge bir yazarın dediği gibi: “Mantıklı insan, kendini dünyaya uydurur; mantıksız insan, dünyayı kendine uydurmaya çabalar. O nedenle tüm ilerleme mantıksız insanların çabasına dayanır.” Bernard Shaw’ın bu önermesi Doğu-Batı ikiliğine bağlandığında, önermenin ilk kısmı Doğu’nun sükûnetine, ikincisi Batı’da ortaya çıkan düşüş miti kaynaklı teolojinin ve devasa retoriğin, buna felsefe de denebilir, varlığına tekabül eder.

Hemen anlaşılacağı üzere Batı mefkûresinde düşmüş insan imgesinin merkezî bir yeri vardır. Zira son iki bin yılın Batı tarihini, düşmüş insanın inanç sistemi olan Hıristiyanlık şekillendirmiştir.

Bütün kültlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da kaosun kozmosa dönüştürülmesi hedeflenir. Anadolu, Natolia (taşra) iken kaosun hâkim olduğu bir toprak parçasıdır. Kilisenin egemenliğini müteakip Christendom (Hıristiyanlık çatısı) altında kozmosa dâhil olur ve Anatolia’ya dönüşür, merkezin bir parçası hâlini alır. Batı ismiyle kastedilen anlam, daima bu kozmolojik tezahürü içerir. Çatı göktür ve eril prensibi, babayı temsil eder. Bunun zıddı ise dişil prensip olan yerdir. Pek çok gelenekte, inançta eril ve dişil prensip üzerinden evlilik, gökle yerin birleşmesi şeklinde değerlendirilir. Klâsik Türk şiirindeki arş ile ferş mefhumu da benzer nitelik sergiler. Şeyh Galip’in meşhur tercî-i bendinin vasıta beytini ele alalım:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-î dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Zâtın sıfatları vardır ve muhakkak ki zâtı bilinemeyen Tanrı’nın ancak sıfatlarının eser ve hükümleri bilinebilir; zâtına ait sıfatları olduğu gibi yarattıklarına dönük sıfatları da vardır. İnsan ise O’nun sıfatlarının aynası mertebesindedir. Diğer taraftan menşei eski Mısır Gizem Sistemi’ne kadar giden bir felsefeye göreyse âlemin merkezinde bulunan yeryüzü sabit durmakta, onun etrafını saran gök katmanları dönmektedir. Dolayısıyla bir anne ve babadan dünyaya gelen insanın yenilen içilen şeylerden ve madenlerden oluşan bedeni göğün ve yerin birleşmesinden hâsıl olur. Baba; yıldızlar, burçlar, seyyareler ve boşluktan oluşan göğün; anne hava, su, ateş ve toprak elementlerinden mürekkep yeryüzünün sembolüdür. Baba belinden ana rahmine düşen insan da bütün âlemin özü ve özetidir. Zübde-i âlem budur.

Hakkı-Özdemir-2Hıristiyan inancında mezkûr metafora farklı bir perspektif daha eklenir. Buna göre gökle yerin birleşmesi, aynı zamanda göğün yere indirilmesi kastını taşır ve açıkçası bu bir düşüştür. Böylelikle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren romanla birlikte tüm dünyaya yayılma vasfı sergileyen romanesk aşkın icadına, yani romantik döneme kadar devam eden düşüş mitinden ikili bir sonuç ortaya çıkar; bir yandan cinsel birleşmeyi engelleyici tedbirler alınır, diğer yandan murdar ilân edilen kadın düşüşten sorumlu tutulur. Onun için Aziz Paül’ün Korintoslu Hıristiyanlara mektubunda evlilik müessesesinin kuralları belirlenirken, evlilik içi dâhil, cinsel birleşmenin her türlüsü kınanır. Bakire Meryem kültünün abartılı büyüklüğünün de aynı kınamadan yansıyan öteki olduğunu söylemek mümkündür.

Göğün yere inmesini, yani düşüşü engellemek isteyen kilisenin bulduğu en etkili tedbir, bedeni çekici kılıp güzel göstermek sûretiyle günaha yol açacağı düşünülen temizlik ve yıkanma gibi ameliyelere şiddetle saldırmak olmuştur. Bertrand Russel’ın yazdığına göre, kilise tarihi hiç yıkanmadan veya sadece parmak uçlarını yıkayarak ömrünü tüketmiş azizler, azizeler, rahipler, rahibelerle doludur. Hattâ bite tanrının incisi unvanı verilir, bitlenmek kutsal insan olmanın işareti olarak görülür. Çünkü zinaya, o en ayartıcı günaha karşı durabilmek için Aziz Paül’ün ilk tercihi olan çilecilik, herkesin katlanabileceği bir hayat tarzı değildir. İkinci ve son ihtimal, evliliktir. Her hâlükârda kadınla erkeğin yakınlaşmasını engellemek için ancak tarafların birbirinden uzaklaşmasını sağlayacak bir cazibe ilgasına ihtiyaç vardır. Sudan uzak durmak bu işe yarayacaktır. Zaten Mesih’in gelişi ve kıyamet yakın olduğundan neslin devamı önemli değildir. Evlilik, tamamen zinaya karşı öne sürülen ehven-i şerdir.

Mihail Bahtin’in grotesk gerçekçilik adını verdiği tavır, asırlarca pisliğe övgüler düzen otoriteye verilen cevaplardandır. Groteskin maddî bedensellik ilkesi kaba, hayvanî ve bedenin alt taraflarıyla ilgili nitelikleriyle sisteme apaçık bir başkaldırıdır ve hükümran ortodoksinin itibarsızlaştırılmasına yönelmiştir. Tıpkı Don Kişot’un şövalyeliğin karikatürü olması ya da Sanço’nun bütün dünyeviliğiyle ve Descartes’in hayvanî ruh dediği, insan bedeninin hayvanla aynı özellikleri gösteren yanlarıyla, Don Kişot nezdinde temsil edilen yüksek insanî idealleri itibarsızlaştırması gibi. Bu, isyandır ve aynı zamanda toplumun alt tabakalarına ait kolektif bilincin kışkırttığı bir ironiyi de içerir. İsyanın başka veçheleri de vardır. Etkili olanlarından birinin bizzat göğe ait olanı tahtından indiren hümanizm olduğuna şüphe yoktur. Bu komediyi, Marks’ın bütün trajediye çevirme gayretine rağmen Proudhon’un rejisiyle izlemek eğlenceli olabilir. Zira Proudhon, ağzından baklayı çıkaranlardandır. O, Batı’nın tarihî ve kültürel paradigması içinde, ele aldığı ekonomik çelişkileri tanımlarken teolojik gelenekle de cesurca yüzleşmiş, Hıristiyanlık ve onun Tanrı telakkisiyle modern çağ arasındaki riyakâr ortaklığın üstüne gitmekten geri durmamıştır.

Proudhon’a göre Hıristiyan teolojisi, antikçağ düşüncesinde yer alan insanın kötülüğü inancını süslemekten başka şey yapmamıştır. İlk sapkınlıkla başlayan süreç Havva’nın elması veya Pandora’nın kutusu inancıyla sembolleştirilmiştir. Bu teolojik dogma hümanizme kadar ki tarihin özetidir. Hümanist dönemden itibaren ise insan, içine yerleştirildiği dogmadaki konumundan çıkarılmış ve âdeta tanrılaştırılmıştır. Daha sonra Rousseau’da karşılık bulan düşüncedeyse, kötülüğün sorumlusu olarak toplum öne sürülmüştür. Rousseau’ya göre insan kötü yaradılışlı değildir; aksine “doğuştan iyidir, onu toplum bozar.” Şöyle diyor Proudhon:

“Sosyalizmin büyük çoğunluğu, Saint-Simon, Fourier ve öğrencileri; komünistler, demokratlar, her türden ilericiler, hepsi de Hıristiyanlığın cennetten düşüş mitini büyük bir ciddiyetle reddettiler ve onun yerine toplumun sapması sistemini koydular.”

Demek ki evveliyatında hümanizm olan her tür ilerici düşünce âdeta azizleştirip kutsadığı insana tanrılık makamını sunmaktan başka anlama gelmemektedir. Hümanizmle sonraki ilerici düşünceler arasında sadece küçük bir fark vardır. Hümanizm insanı tanrılaştırırken, diğer sistemler toplumu veya bir sınıfı o yüceliğe uygun görmüştür. Mesela Mircea Eliade, Marks’ın proleteryasını İsa arketipinin kurtarıcı misyonunun kolektif bir tekrarı olarak değerlendirir. Gayet açıktır ki hümanizm ve tüm ilerici felsefe insan-tanrının dinidir; öteki olarak insanın kendi mükemmellik idealinin yansımasıdır; tıpkı Dostoyevski’nin Ecinniler romanı kahramanı Kirillov’un vaaz ettiği gibi. Kirillov için Tanrı, ölüm korkusudur ve eğer insan kendini öldürebilirse o korkuyu yener ve tanrılaşır. Freud, Dostoyevski adını tüm romancıların en üstüne yazmakta tereddüt etmezken, edebî kriterleri kullanmadan vardığı sübjektif yargısına, Dostoyevski romanlarındaki psikanalizme uygun deneklerden etkilenerek varmış olmalıdır.

Kirillov karakterini ya büyük olasılıkla Dostoyevski’nin Proudhon’dan etkilendiğini düşünerek, ya da psikanalizmin muhakkak doğrulayacağı gibi, ölüm korkusu narsisit egonun ötekisidir iddiasına bağlayarak anlamlandırmak mümkündür. Çünkü kendini öldürebilen kişi tanrıysa, ölüm korkusu tanrıya eştir, bu şekilde tanrı insanın ötekisi olur, çünkü korku ancak insandan neşet eder; daha basit diğer ihtimale göre de Dostoyevski çağdaşı Proudhon’un düşüncelerinden hareketle Kirillov’u kurgulamıştır. Ayrıca Proudhon’a bu meseleyle ilgili görülebilecek yorumları için ilham veren Milton’un ilk kadını tasvir edişi de psikanalizmin narsisizm dediği, Narkissos arketipinin eylemini tekrar ve taklittir. Fakat bütün tartışma ve değerlendirmelerin gizleyemeyeceği yenilik şudur ki eğer söylenenler doğruysa o hâlde ateizm de insanın kendini reddetmesinden başka anlama gelmez. Proudhon ateizmi Tanrı’yı doğrulama yollarından biri olarak görür. O zaman şöyle de diyebiliriz: İnkâr diyalektiği içinde ateizm, Tanrı’yı insanın kendi varlığıyla doğrulamasıdır.

Son tahlilde Mircea Eliade’nin kanıtladığı gibi her nesne ya da fiil, bir arketipi tekrar ettiği ölçüde gerçek oluyorsa, rahatlıkla söyleyebiliriz ki kahramanın düşüşü de kutsal ata arketipinin, yani ilk insanın cennetten (gökten) dünyaya (yere) düşme eyleminin taklit ve tekrarıyla ortaya çıkmaktadır. XIX. yüzyılın roman klişelerine ve XX. Yüzyılın pek çok avangart romanına böyle bir döngü içinde anlam atfedebiliriz. Çünkü kahraman karşımıza bir arketipin eylemini ya aynı yönde ya ters çevirip tekrar ederek çıkacaktır. Mesela romantik aşk peşinde koşan kadın kahramanların, aynı zamanda birer ahlâkçı da olan erkek romancılar tarafından romanın sonunda ölümle cezalandırılması, engizisyon ateşinin güncel bir versiyonundan başka şey değildir. Bu şekilde romantik aşkın yol açtığı her türlü günahın sorumluluğu kadına yüklenmektedir. Anna Karenina’nın intiharına bakalım. Evvela şunu söylemek gerek; içinde romantik aşk olan bir roman ya ölümle ya da evlilikle biter, ama evlilikle başlamaz. Tolstoy’un bizce yazılmış en büyük roman olan Anna Karenina’ya giriş cümlesi, işte böyle bir kanaati doğrulama çabasının ürünüdür: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendince bir mutsuzluğu vardır.” Aslında Tolstoy şöyle demek istiyor; mutlu ailelerin romanı olmaz, bir roman ancak mutluluğu arayış çabası içinde roman olur. Anna’nın kocasını terk edip Vronski’yle yaşamaya başlaması zinadır. Fakat bu suçun vicdan azabını Anna çeker. Nedense onu intihara sürükleyen sosyal şartlar, Vronski’ye aynı cezayı kesmez. Bu konuda Rus edebiyatı hocası Nabokov’un vardığı sonuç doğru değildir. O da bütün ahlâkçı romancılar gibi kolaya kaçıyor. Toplumun Anna’yı yargılamaya hakkı olmadığını söyleyip hemen ardından “Anna’nın intikam dolu intiharıyla Vronski’yi cezalandırmaya hakkı yoktu,” diyerek, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız tarihî altyapıyı görmezden geliyor ve âdeta Vronski’ye acıyor. Anna, ancak iki şart altında yaşayabilirdi; ya bekâr olup Vronski’yle evlenerek, ya da romantik aşkla hiç ilgilenmeyerek. O yüzden Anna’nın ölümü Kiti’nin yaşamasıyla; yine Anna’nın kocasını terk edip romantik aşk peşinde koşması da Kitinin Vronski’yle romantik aşk hülyalarını terk edip Levin’le evliliğe razı olmasıyla, yani birbirine zıt durumlar içinde gerçek anlamını bulur. Tolstoy’un dehası ve Anna Karenina’nın büyüklüğü bu diyalektiği hesaba katmadan anlaşılamaz. Aynı yaklaşımı Balzac da İki Gelinin Anıları romanında işler. Orada da romantik aşkın peşinde koşan ölür, evlenen kurtulur ve yaşar. Örnekler alabildiğine çoğaltılabilir, biz konuyu Dostoyevski ile sınırlayıp toparlayalım. Zira Dostoyevski’nin yazdıkları arayanın çabasıyla ortaya çıkmaz, bulanın vaazlarından oluşur. Dehanın mükemmeli ıskalamasına neden olan zaaflar kesinlikle orada gizlidir.

Marks, Sefaletin Felsefesi kitabına cevaben ve karşıt kanaatle yazdığı Felsefenin Sefaleti’nde, Proudhon’un düşüncelerini zavallı Hegelci felsefeye yapılmış bir yama olarak nitelendirir. Bu teşbihin bir benzerini Turgenyev, Dostoyevski için yapar. Turgenyev’e göre Dostoyevski Rus edebiyatının burnundaki yeni bir sivilcedir. İnsancıklar’ın başarısından sonra Dostoyevski’nin kibre batmış kaba davranışları, kendini gülünç hâllere sokmasıyla sonuçlanmış ve ortaya Turgenyev’in nitelemesini haklı gösterecek bir manzara çıkmıştır.

O sivilceyi ezmeye çalışanlardan biri olan Vladimir Nabokov, Dostoyevski’nin roman dünyasını iki döneme ayırarak inceler. İlk dönemde Dostoyevski’nin “yazdığı en iyi şey” olarak nitelendirdiği Öteki de yer alır. Fakat Öteki romanı, İnsancıklar’ın aksine ne eleştirmenler ne de okur tarafından beğenilir. Bu çelişik değerlendirmeler Dostoyevski’nin kişiliğinde tahribata neden olur ve onu radikallerle bir araya getiren abartılı davranışlara sürükler. Sonunda Fourier ve Saint-Simon sosyalizmine ilgi duyan gizli bir cemiyet olan Petraşevskicilerle ünsiyet kurar. 1848’de Avrupa’daki bazı ayaklanmaların Rusya’ya sıçramasından korkan Rus hükümeti birtakım polisiye tedbirler alır. Aralarında Dostoyevski’nin de bulunduğu Petraşevskiciler tutuklanır, muhakeme sonucunu beklemek üzere bir kaleye kapatılırlar. Kalenin komutanı, Vladimir Nabokov’un atalarından  General Nabokov’dur. General, aynı zamanda mahkûmların durumuyla ilgili Çar Nikola’yla mektuplaşmaktadır. Vladimir Nabokov mektupları okumuş olmalıdır. Mektupların eğlenceli olduğundan bahsediyor. Diğer taraftan kalede tutuklu bulunan Dostoyevski, romancılığının ikinci döneminde yazacaklarına malzeme sağlayacak pek çok suçluyla bir arada yaşar, hâliyle çeşitli aşağılanmalara maruz kalır, zor zamanlar geçirir. Nihayet mahkûmlara Sibirya’da sekiz yıl ağır iş cezası verilir, fakat Çar cezayı dört yıla indirir. İşte bu sırada mahkûmlara çok fena bir oyun oynanır ve onlara vurularak idam edilecekleri söylenir. Gerçek cezalarıysa kurşuna dizilecekleri direklere bağlanmışken, güya ölüme ramak kala okunur. Tabii aklını kaçıran bile olur. Dostoyevski’ninse çıldırmaktan kurtulmak için bulduğu çare, Nabokov’un ifadesiyle “nevrotik Hıristiyanlık”tır. Onun bu dönemden sonraki romanlarında yer alan suç ve ceza eksenli patoloji, âdeta şeytan çıkarma ayini gibi suçun işlenmesiyle iblisin bedeni terk etmesine benzer. Bir hayranı olarak Freud da Dostoyevski’nin suça “sınırsız bir yakınlık” duyduğunu söyler. Dostoyevski için suçlu, suç işleyerek ötekini suç işlemekten koruyan kurtarıcıdır. Freud’un bu hastalığa teşhisiyse “yerinden kaymış narsisizm”dir.

Dostoyevski romancılığının sürgün ve askerlik yıllarından sonraki ikinci dönemi Slav milliyetçiliğine, Hıristiyanlığa ve monarşiye bağlılıkla şekillenmiş bir dönemdir. Nabokov’un isabetle yorumladığı gibi Dostoyevski’nin yaptığı; canavarlıkla insanî nitelikleri harmanlayıp bunları, basit Rus insanının patolojik idealizyonu üzerine inşa etmektir. Mahkumiyet yıllarında aradığını bulan ve hayatının sonuna kadar bulduğu selamet doktrininde ısrar eden Dostoyevski, edebî dehasını roman formunda değil de dram veya trajedide kullansaydı sonuç estetik mükemmeliyetin yeni bir tanımı olabilirdi. Roman, hiçbir zaman aradığını bulanın edebiyatı olmamıştır, varlığını arayış içinde çabalayanın edebiyatı olmasına borçludur. Bu sebepten mevcut hâlde Dostoyevski’yle ortaya çıkan sonuç, neredeyse polisiyelerin ve popüler santimantal edebiyatın duygu istismarına kadar varır; en çok psikanalistlerin ilgilenip beğeneceği, derbeder ve letafetten yoksun bir hasta ruhlar galerisine dönüşür.

Dostoyevski’yi herkesten çok takdir eden Freud bile onun romancılığını şöyle özetler:

“Dostoyevski’nin ahlâki çabalarının sonucu da fazla parlak bir sonuç değildi. Bireyin içgüdüsel istemlerini toplumun istemleriyle uzlaştırma yolunda en şiddetli savaşımlardan sonra hem dünyevi hem de ruhani otoriteye boyun eğme, hem Çar hem de Hıristiyanların Tanrı’sına itaat etme ve dar bir Rus ulusalcılığı -daha az akıllıların daha az bir çabayla ulaştıkları- konumuna geriledi. Bu büyük kişilikteki zayıf nokta burasıdır. Dostoyevski insanlığın öğreticisi ve kurtarıcısı olma şansını bir yana attı ve kendisini onların gardiyanlarından biri kıldı.”

Tersten bakarak Freud’un sözlerini şöyle tevil edebiliriz: İsa arketipinin kurtarıcı misyonunu kahramanın düşüşünden hareketle tekrar ve taklit etmiştir.

Dostoyevski romancılığı, onun ahlâki önkabulleri üzerinde yükselen bir çelişkiler yumağıdır. Proudhon’un iktisadi sistemde gördüğü çelişkilerin bir benzeri veya onların roman dilinde yeniden üretimi diyebileceğimiz ziyaretçisi tükenmeyen bir harabedir. Düşmüş insanın yücelik özlemi içinde çırpındığı bir seraptır.

 

Hakkı Özdemir yazdı…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...