17 Ağustos 2018 Cuma
ANA MANŞET - Blok 1 - KAYITLARA GEÇSİN >>
5.Haziran.2017 18:27

Kimsin yenebilecek bir şey misin?

Elias Canetti/Körleşme


Söyle, Anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı? ”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu? ”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi? ”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı? ”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı? ”
“Bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları! ”
Charles Baudelaire/Yabancı

 

Bir Şekil Olarak Sarsak Dindarlığa Giriş

Çağımıza özgü birbirinden farklı dindarlaşma biçimlerinden/eğilimlerinden biri de modern dindarlık; dini kendi bütünlüğü içinde kabule yanaşmayan ve hayatında dini, bir mana kılmaktan ziyade bir simgeye dönüştüren  ‘modern bir Müslümanlık’ tipi… Nevi şahsına münhasır bu yeni Müslümanlık, hayatını büsbütün ‘dinsiz’ de bırakmak istemeyen kimselerin yoğurduğu, yeni inanç tasarımlarından ibaret, şekilci bir muhtevaya sahip… Özünde modernleşme kompleksi içinde, dünyevi olanla kutsal olan arasında bir seçime maruz bırakılmış, dünyevi olanı kutsal olana tercih etmiş ama kutsalın da modernlik içindeki metafizik derinliğinden yararlanmak isteyen tipolojinin, faydacı(pragmatist) amaçlarına hizmet eden, araçsallaştırılmış bir din algısı bu!

Hayatının merkezinden inancı ve ahlakı ve bu ikisinin birleşimden ortaya çıkan manayı öteleyip, estetik anlayışlarını, dünya görüşünü Müslümanca kaygılarının önüne geçiren görüntü ile fazlaca meşguliyet kurup, görüntünün ardındakiyle münasebetini görüntü namına koparan kısacası âvamiliğin kıskacında kendini modernitenin türlü hallerinin içine hapsetmiş bir modern zaman Müslümanlığı bu!

Modernite ve onun türlü veçhelerinden biri olan estetik, bilimsellik ve sanat, ferdin ezelî ihtiyacı olan korkmayı, şaşırmayı, heyecanlanmayı ve hissetmeyi insanın hayatından çıkardı. Din ve gelenekle mücadelesini, zuhur ettiğinden bu yana farklı şekillerde devam ettiren modernite ile birlikte, dünyanın her yerindeki gelişmelerden en kısa zamanda haberdar olan, bilmediği bir şeyi internet âlemindeki arama motorları sayesinde önünde ve karşısında buluveren insan kendini gün geçtikçe küçülen bir dünyanın ortasında buldu. Uzun zamandır “hayat ile kutsal”  arasındaki bağın iki zır tarafında yaşayan yani ya hayata yahut kutsala bağlılık gösteren aynı zamanda dünyanın berisinde yaşama kompleksi içinde olan Müslümanlarsa bu dünyanın ortasında olma durumunu bir kompleks olarak kabullenip batıya da bu kompleks üzerinden baktılar. Buna bağlı olarak manevi olanla bağlarını sıkılatırması gereken bir zamanda manevi olanı dünyevi olan uğruna öteleyip, ona sadece metafizik bir anlam atfederek, hayatlarında yer açmaya çalıştılar. Netice de daima yenilik (eskimez yeni), değişme ve “olma” düsturuyla tefekkür dediğimiz durup düşünme, derinleşme imkânını yitirdiler.

Batıda, Rönesans ve Reformla tohumlarının atıldığı sonrasında aydınlanma döneminde neşvu nema bulan, bütün dünyanın ‘yörüngesini’ değiştirmeye çalışan modernite, ilerleme, gelişme, bilimselleşme, özgürleşme, estetik, rasyonalizm, kapitalizm gibi argümanları da arkasına alarak batıda din ve gelenek ile olan mücadelesini insan üzerinden sürdürdü. Bizde de aynı macera Tanzimat’ta kalburüstü bir şekilde başladı ve Müslümanların yörüngesini çağdaşlık ve batılılaşma adına şaşırttı. Cumhuriyetle beraber bu macera Türkiye’deki özellikle dindarlar üzerindeki ağır tahribatlarına rağmen devam ettirildi. Nitekim, topluma, geleneğe-geleceğe rengini veren yegane müessese olarak din, cumhuriyet ideolojisinin kıskacında bilimsellik, çağdaşlık, muasırlaşma adına modernleşmenin bir gereği olarak ötelendi yahut çeşitli spekülatif meselelerin içerisinde ‘hasbelkader’ dahil edilerek siyasi/politik bir meşruiyet malzemesi haline getirildi. Modernleşme, batı karşısındaki yenilginin/geri kalmışlığın (aşağılanmışlık kompleksinin) belirtisi olarak “bir Kemalizm dayatması” şeklinde Türkiye’de siyasi bir hareket olarak varlık gösterdi. Ve bir siyasi proje olarak çağdaşlaşma kisvesi altında zorlama bir ideoloji olarak Türkiye’nin idrakine giydirildi. Bu bakımdan din ile iktidar-devlet arasındaki ilişki sürekli olarak ‘modernleşme’ üzerinden ele alındı ve çeşitli bakımlardan bunun topluma yansıması da siyasi ve de trajik oldu.

Kemalizm’in armağanı olarak çağdaşlık “moda ve estetik” kavramları üzerinden bina edildi. Çağdaşlığın ana durağı kadınlardı ve nitekim kadınlar giyim kuşamlarından, sosyal hayatlarına kadar moda ve estetiğe dayalı bir standardizasyona maruz bırakıldılar. Bu çerçevede kadın, erkeğinde modernleşmesi ve çağdaşlaşması adına öne sürülen bir nesneydi aynı zamanda. Din in bu anlamda modaya, estetiğe ve modernleşmeye karşı radikal duruşu söz konusu edilerek dışarıya itildi. Önce dini kaygılar bir kenara itildi sonra din de moda ve estetik uğruna bizzat moderniteye kurban edildi. Neticede din bir anlamda üretilir-tüketilir bir ‘meta’ haline getirildi. Üretilen reklamı yapılan, pazarlanan, satılan/alınan, tüketilen bir ticaret nesnesinin adı olarak “meta” dinin amacı, niyeti ve anlamına çok uzak olmasına rağmen kapitalizmin de yardımıyla dini bir Pazar nesnesine dönüştürdü. Kaldı ki insanda başlayıp yine insanda “biten” bir şey olmayan din, tüketilmek için değil, bilâkis çoğaltılmak, zenginleştirilmek,  en doğru şekliyle “birleştirmek” üzere vardır. Bu bağlamda Müslüman tamamlanan dini anlamak, ve anlayışını da ‘olmak’a göre konumlandırmak durumundadır. Çünkü din, insanla  çoğalan, devam eden hatta esas anlamını insan ile bulan bir (“olgu”dur).

***

‘Moda’ bir ürünün incelmiş ve gelişmiş herhangi bir süzgeçten geçirilmiş olması şart ve söz konusu değildir; modaya ya da moda olana gidişte akıllı/şuurlu bir seçim, tercih ya da kişisel bir tarz, zevk-i selim ve zevk-i kamilden bahsedilemez. Kalabalığın moda düşkünlüğünde karşımıza çıkan durum, günün/çağın gerisinde kal(a)mamanın; herkes gibi olmanın, başkalarına benzemenin, çoğunluğun hayatına ve tarzına katılmanın verdiği yalancı/sanal/simülatik bir tesellidir. İnsanların ilgilerini belirlemenin, şekillendirmenin; onları bir yere veyahut noktaya sürüklemenin sonra da bu ilgiyi kapitale dönüştürmenin, -tam anlamıyla sömürmenin- en etkili yolu olan modada amaç, ferdi rengi silmek, ona ait zevk ve duruşu yok etmek, nitekim ferdi, bir anlamda kişiliksizleştirmektir! Bugün insanın din ile münasebeti de moda ve estetik üzerinden olmaktadır. Dinin modayı şekillendirdiği ve modanın dini şekillendirdiği ikili bir gerilim söz konusu. Ve bu gerilimin her iki tarafı da kendi içinde çelişkiler barındırmaktır.

Söz gelimi serâpâ bir edep yolu ve İslâm’ın bâtınî ve estetik bir yorumu olan tasavvuf, uzun asırlar boyunca edebiyat başta olmak üzere klâsik sanatlarımızın (tezhip, hat, ebru, çini, oymacılık… vesaire gibi) hemen hepsine ilham kaynağı olan; hatta bazı sanatların gelişip incelmesinde/serpilmesinde/doğmasında doğrudan tesiri bulunan manevî bir iklim olarak kendisini göstermiştir. Mevlevîhaneler başta olmak üzere pek çok dergâhta/tekkede musikişinaslar, hattatlar ve şairler yetişmiş, yetiştirilmiştir.  Hakikatte İslâm şeriatından başka ya da öte bir sistem olmayan veya öyleymiş gibi düşünülmemesi gereken tasavvuf, dar ufukların, sığ veya düz görüşlerin zaman zaman tenkidine uğramış da olsa her çağa seslenen, her devri dolduran, her ruhu doyuran engin bir tefekkür sahasıdır. Bu yolun büyükleri, daima özü, mânâyı ve öteyi işaret ve ilham eden, insanı kendi ruhuyla, nefsiyle yüzleştiren tasavvufu, hazmı güç fakat hazzı ebedî bir “rıza lokması” olarak nitelemişlerdir. Fakat din ve tasavvuf gibi nâzik alanların, sırf “satıyor, satılıyor” olması dolayısıyla gelişigüzel roman ya da filmlerin konusu olarak modalaşması; okuma, araştırma ve tahkik kültürünün hâlâ oluşamadığı ülkemizde, sanat, edebiyat ve tefekkür geleneğimiz adına tedirginlik verici bir hâl almıştır. Bu anlamda, son yıllarda “erbabına” değil fakat herkese, herkes gibi ya da herkes kadar olmayı kabullenerek anonim zevklere (daha çok “beğeni”lere) teslim olmuş insanlara hitap eden bir moda kültür olarak –güya- dini hayatın her alanına dahil etmek maksatlı bir düşünceyle işyeri açılışlarında, düğün merasimlerinde (döndürülen!) semazenler başta olmak üzere, toplu olarak açılan (mahiyeti tartışılır) tezhip, hat, ebru kursları için ödenen yüksek meblağlar, evin hemen her yerine duvar kağıdı olarak yapıştırılan hatlar, TV’lerde dönen dini programlar, yine uçuk rakamlara konu olan Hat tabloları Müslümanların çağdaşlaşma adı altında yavaş yavaş beliren dünyasını ele vermektedir.

 

Bizzat İcracıları Tarafından Metalaştırılan Sanat

Aslına bakılırsa “İslami moda ya da moda İslam” kavramları batının kapitalizm anlayışı üzerine bina edilmiş ve dini ve geleneği kabuklaştıan, onu özne olmaktan çıkarıp nesne konumuma indirgeyen yukarıda izah etmeye çalıştığımız şekliyle dini ‘meta’laştırmanın biraz daha farklılaşmış/yumuşatılmış halidir. Türkiye modernleşmesinde din, bir şekilde hayatın içinden tümüyle dışarı ‘atılamadığından’, onun mahiyetini ve ruhunu belirleyici tarafların moda ve estetiğe kurban edilmesi ve bu şekilde kapitalizmin bir sermayesi haline getirilmesi söz konusudur. ‘İslami modern’ olarak Müslümanın hayatının merkezine koyulmak istenen şey, Müslümanın hayatını -dışarıdan bakıldığında- çok etkilemiyor gibi görünse de Müslümanın ruhuna musallat olup, manayı kökünden sarsıyor. Zira öze dokunuyor. Öz İslam, mana ise ‘Müslümanca tefekkür” dür. Bugün “moda” kelimesinin İslam ile bir araya gelmesi modanın ve dolayısıyla modernleşmenin şuursuzluk halinin Müslümanlara da sirayet eden boyutunu ortaya koyuyor. Zira artık herhangi bir kelimenin arkasına eklenen “İslam” takısı sadece sonraki kelimenin yahut kavramın meşruiyetini sağlıyor. Dolayısıyla bu kelime İslam ile bir araya geldiğinde tüm çirkinlikleri gidiyor bu şekilde yerini masumlaştırıyor sanki. Fakat tam tersi bir durum söz konusu. ‘İslami Moda yahut Moda İslam’ olgusu insanın zihnine balta vuruyor. Müslümanca düşünmesi gereken zihin metaryalist,  kapitalist, ve bu yüzden pragmatist bir düşünce sistemine kayıyor;  ‘ ‘Prestijli Yatırım Hat ve Ebru Sanatı’ ‘Ebru Kursları Ateş Pahası’ ‘Hat’larla Bezeli Yatak Odası Takımı’ ‘Her akşam Semazen Gösterisi Eşliğinde Bademli Et Mangal’da İftar’ ‘Stil Sahibi Müslüman Kadının Moda Dergisi’ ‘Namaz Kılan Seccade’ ‘Tasarımda Ruhani Formlar’ ‘En’el Hak isimli tablo 2 milyon 700 bin liraya satıldı’ ‘Kabe Konulu tablo 2 milyon 900 bin liraya satıldı’ türünden başlıklar ile öne çıkan tüm bu haberler modernleşmeyle beraber hayatımıza giren “moda olmak” ve “öne çıkmak” gibi komplekslerin bir ürünü olarak ‘İslami kesim’ üzerinden İslami Çağdaşlaşmanın kisvesi altında girerek kendini meşrulaştırıyor .

Oysa,

Modern zamanların dandiliklerine karşı, insanın bu dünyada ne mene şey olduğu ya da neden bir serancama tutturulduğu sorularının ve cevaplarının anlamını hatırlatanlardan/hatırlatması gerekenlerden biri olarak sanat ve daha özel ve evrensel bir alan olarak “İslam sanatları” ruhu ve manasıyla “bir haberi diri tutar/malıydı” … Söz misal yüksek maliyetli ebru kurslarıyla beraber usta-çırak ilişkisinin ortadan kalkması ve kemalata bir yolculuğu ifade eden meşk’i de ortadan kaldırdı. Oysa İslam sanatları meşk’ten başlayarak icra edileceği vakte kadar meşk eden için ruhi erginlenme süreçlerini de kapsar. Yani bu sanatlar öncelikle insan-ı Kamil’e ulaştırma gibi bir amaçla icra edilir. Bugün ise bu sanatlar pragmatist sebepler gözetilerek öğretilmektedir…

Mecazî ve ilâhî aşkın asırlarca işlendiği bu sanat geleneğinin idraki ancak tasavvufî literatür ekseninde bir yorumlayışla mümkün olabilir. Bütün düğümlerin çözüldüğü ya da bütün yolların çıktığı yer olarak ilâhî / hakikî aşk’ı gösteren tasavvuf, tam da bu zenginlik ve inceliğiyle sanatlarımızı asırlarca şekillendirdi, renklendirdi ve zarif bir hale soktu. Şiire ve edebiyata çok ince, deruni, önemli konular ve problemler bahşetti. “Lakin topraklarımızda Batılı rüzgârlar esmeye, Türk aydını kendi ülkesine ve insanlarına Avrupa’dan aldığı gözlüklerle bakmaya başladığından beridir, “biz”e ait bir inanç ve yaşama üslûbu olan manevî iklim, sanatlarımıza, özellikle trajedinin, trajik ruhların, zihinlerin, toplumların gelip dayandığı yer alan romana çarpıtılmış bir motif ve süs olarak girmeye başladı”. Oryantalist bakış tarzı ve tutumla yazılan pek çok roman, tasavvufu, özellikle de Hz. Mevlânâ’yı, Yunus’u, Hacı Bektaş’ı İslâm şeriatından ve onun kaynaklarından uzaklaştırarak (daha doğrusu uzakmış gibi anlatarak) güya Batı’ya ve içerideki Batıcı kitleye daha sevimli, daha sıcak, daha şeffaf bir İslâm manzarası armağan etti. Gerçekten, günümüze gelinceye kadar Hz. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ve diğer tasavvufî şahsiyetler pek çok kereler roman kahramanı olarak karşımıza çıkarıldılar. Fakat eserlerine eksen olarak bu şahsiyetlerin aşklarını veya hayatlarını seçen pek az romancı, sanatın ezelî kaidesi olan “tabiata uygunluk”u gözetti.

Hasılı

Modernliğin Müslümanlarda, hayatlarında bıraktığı ağır tahribatların birer acıklı tablo olarak gözle görülür hale geldiği bir zamanda, yine o modernliğin içinde tıkanıp kalmış kişiliklerin, tosladıkları maddiyat duvarlarının sertliğinden (gayrı ihtiyari) kaçmaya/kurtulmaya tevessül etmeleri anlaşılmaz bir şey değil… Ve yine bu kişiliklerin aynı saiklerle evlerinin arka bahçelerinde moda uğruna -bilir bilmez- birer suni maneviyat bahçesi dizayn

etme telaşına düşmeleri de beklenebilir. Hatta bütün bu temayüller tekil misaller olarak tezahür ettiklerinde çok da önemli görülmeyebilirler. Ancak bu çarpık dindarlaşma biçimleri ortalığa yayılıp gerçek dindarlığa alternatif yeni bir inanç kültürü inşa eder noktaya doğru geliyorsa ve İslam’ın özüne ve ruhuna insanın tekamülüne zarar veriyorsa bunun üzerinde durmak gerekir. Zira, Müslümanın asıl endişesini bırakıp, dünyevi bir endişe için özüne uzaklaşması, modernliğin, postmodernleşmeye evrildiği dönemlerde kutsal olanla irtibatın hedonizme ve bir çeşit simgesellikle iç içe geçerek Müslümanlarda bir zihin körleşmesine sebebiyet vermektedir. Müslümanın hayatında modernite bir yere karşılık hala gelmemekte ise de hayatı kolaylaştıran, hızlandıran fakat tam da bu yüzden mekanikleştiren teknoloji sayesinde teknolojinin kendisi hariç her şeyi hükmü altına alan modern insan, daima yenilik ve değişme düsturuyla tefekkür dediğimiz durup düşünme, derinleşme imkânını yitirmiştir. Bu imkanın yitirilmesi ile beraber üretici olarak Müslümanın üretebileceğinin, tüketici olarak Müslümanın zihnini belirleme noktasında ne kadar kıt kalacağı aşikar olur. Çağın en vahim problemlerinden biri olarak elbette dini meşruiyeti kullanarak kendine kapitalist bir dünya içinde yer arayan bireyin, maruz kaldığı modernleşme sendromları bireyin manevi olanla/dinle kurduğu ilişkiyi de zedelemektedir. Bu yüzden olsa gerek, dinde apaçık mânâ aramayan, salt akli ya da estetik bir çaba içinde, üretmeye ve tüketmeye çalışan hazırcı bir insan teki kendi kendisinden hiçbir şey öğrenmeyip Haşim’in deyişi ile “temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylî”  olur. Bu tür bir ‘Müslüman’ dini, kendi muhayyile, donanım ve zekâsıyla zenginleştirme gibi bir ‘endişe’ ile değil, dini ve manevi değerleri bir an evvel ‘tüketilecek’ yerine yenisini ikame ettirmek üzere zihin ve ruhtan çıkarılacak teknik ve maddî bir ürün olarak görür. Fakat bu durum dinin her bakımdan nesneleştirilmesi ve dolayısıyla üretilen, tüketilen bir pazar eşyası haline dönüştürür…

 

Abdurrahman Badeci

 

(Melâmet dergisi arşivinden….)

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...