19 Nisan 2018 Perşembe

Kültürümüz ölüme hazırlık kültürü. Güzelin karşısında bir eğitimden geçmediğimiz için hayatı varlık olarak değil yokluk olarak kavrıyoruz. Umuttan ziyade korku duyarak.

————————————————————————————————————————————————

I

Şu soruyla başlanabilir:“Gerçekten insanın tanıksız sahip olduğu bir mutluluktan hoşnut olabileceğini düşünüyor musunuz?”

Nasıl ki güç yayılmak ve etkilemek ister; neşe de mutluluk da güzellik de aynı derecede görülmek ister. Yalnızlığı sadece “az ötede varlar” inancıyla katlanılır buluruz, uzun sürmüş her yalnızlık umutsuzluk doğurur.

Yaşamın küçük, belki pek küçük eziyetleriyle başlarız düşünmeye ve daha sonra bu başlangıç noktalarına bağlı kalarak her defasında önümüze somut bir olayı yerleştiririz, bazen bir kişiyi. Düşünmenin bu en yaygın biçimi muhayyeldir, somut ve özeldir [Böylece felsefenin uzağına düşülür]. Bu muhayyel olan; kendimi güçlendirmem gereken yerdir de. Hayalim bir “şey”e tutunur, çünkü henüz o çözülmemiştir, henüz ele alınmamıştır. Bu çözülmeyi gerçekleştirecek olgunluk ve güç şimdi yoktur, bu yüzden geciktiğimi hissederim [sonraki kavrayış: gecikiriz çünkü hazır değiliz]. Yapıp etmelerim bir yönüyle eksik görünür gözüme, bunu bilirim, yabancılık duygusu da böylece başlar. Yapmam gerekeni neredeyse bilirim, kendimi ondan uzak da tutarım çünkü henüz gerçekleştirmemim mümkün olmadığı şeydir. Vakti var. Burada bir gerilim doğar, eyledikçe azalan[“bir şey eksik ya da niye yok” anlamında azalan], bekledikçe çoğalan[“belki yanlıştı bir sonrakinde elde edilecek” biçiminde çoğalan] arzu zamanın baskısına uğruyor. Zamanın, ruhun gerilimi demek olan zamanın. Bu benim tek başıma oynadığım oyundur, yetersizliğini önceden her ne kadar seziyorsam da mazeretler aracılığıyla kendimi bu fark edişten kurtarmış, yaşama vermiştim, onun zenginliğine. Tam da bu noktada “Oyunumu oynamadığım zaman ben kimim?” sorusuyla fark edişimi bilinçle kavradığımda derin bir yalnızlık duyuyorum. Böylece bir korku, ölüme karşı bir duyarlılık yükseliyor. Ölüm üzerine her türlü düşünce, bu bitmeyen metafizik, soyut olanla kendini yükseltme yolu açılıyor. Fakat ölümün bir korku olarak ortaya çıkması daha önceki aldanışın sonucudur. Kötü bir yaşamın, kıskançlık da öyle. Bir süre, belli belirsiz bir minnet duygusuyla şekillenen saygılı bir tutumla, ölümü düşünüp ona hazırlandıktan sonra ölüme ve yokluğa içeriğini veren şeyi kavrıyorum: güzel. Beni zamana karşı kırılgan yapan, ölüm karşısında böylesine değerli yapan nedir ki? Neden bu kadar önemli olsun yaşamımız, bilincimiz? Pek de katlanılabilir varlıklar değiliz üstelik. Bunu mümkün kılan şeyin güzelle karşılaşma olduğuna inanıyorum. Bütün bir içerik ondan doğuyor, onun fark ettirmesiyle. Haz güzelin hazzıdır, acı kötü geçen yaşamın sonucudur, bunu da güzelle karşılaşınca bilebiliriz. Tabii olarak acılarımızın çoğu sahtedir, bu bazen bana ait bir hazzı korumak için ya da henüz gücümüzün yetmediği bir “şey”den uzak durmanın, bir şeyi böyle değil de şöyle yapmanın mazereti olarak vardır acı. Gerçek acılar dile gelmez ve kendini göstermez, dertleştiğimiz hiçbir şey –bizi ne kadar rahatlatırsa rahatlatsın- asıl canımızı sıkan şey değildir. Bu konuda da insanın öyle bir sezişi vardır ki: en temiz ve en mükemmel bir şekle sokmadıkça, çözmedikçe “o şey”i konuşmaktan çok asil bir şekilde vazgeçer.

Picassos-SmileKendimi aldatmadığımda bir başkasının varlığına derin bir ihtiyaç duyuyorum. İster bencilliğimden kaynaklanıyor olsun ister kaygıdan sonuç değişmiyor: Hepimiz yaşamımızı sonsuz yapacak bir tanığın peşindeyiz. Bu yüzden dindar insan ibadet eder, sanatçı yaratır ve kadın doğurur. Yetmeyen bir biçimde elbette. İşleri zorlaştıran şudur: Benden daha üstün, daha yüksek bir varlığa ihtiyaç duyuyorum. Bu başlamış asla dindirilmemiş bir yalnızlıktır. Meselemi insanların arasında çözeceğim ve burada “Allah ile uyuşmak, insana faide vermez.” Bu tanık; hiçbir zaman sadece arkadaş değildir, sevgilinin bütün yüceltme biçimlerinde tanık arama, yaşamı onaydan geçirme duygusu vardır.

 

II

Güzellikten varlık, varlıktan umut doğar; yokluktan ise korku. Kültürümüz ölüme hazırlık kültürü. Güzelin karşısında bir eğitimden geçmediğimiz için hayatı varlık olarak değil yokluk olarak kavrıyoruz. Umuttan ziyade korku duyarak. Bu çabucak bir çeşit nihilizme dönüşebilir, inanan insanların nihilizmine “fanilik retoriği” diyorum. Korkudan çaresizliğe düşülebilir, umut ise emniyet duygusuna yükselebilir. [Spinoza’yı hatırlayalım: “umut istikrarsız sevinçtir, karara varması güven; korku istikrarsız keder, kesinleşmesi çaresizlik”] Bu noktada şunu görmek mümkün ölümün karşısında emniyet duymamız gerekecek ve güven umudun olduğu yerden, güzelden gelir. [Güzel olan kuşku uyandırır, güzellik çok kere iyilik değildir; bu şekilde algılanır. Çoğunluk emniyet duygusunu bir arada durmaktan, süreklice kendini başkalarının hizasında tutmaktan alır [okumuş insanların bunu küçümseyerek dile getirmeleri aptallıktan başka bir şey değil. İnsan işteş bir varlıktır zaten, tek başına hiçbir şeyi yapıp edemez. Kalabalık ya da halk başlangıçtaki emin yerimizdir, orada kendimizi eğitiriz, uçmayı öğreninceye kadar]. Dengeyi bozan her şey “kuşku”nun kaynağıdır, güzellik iyilik değildir. Hayattaki en değerli şeyler mesela din ve güzellik pek çok bakımdan yozlaştırıcıdırlar da… Güzel; yarım kalmış bir hevesin konusu olduğunda tehlikelidir, gücün zoruyla tüketildiğinde yozlaştırıcıdır. Güzel sığınak değildir, çünkü insan insanın ötesinde bir şey değildir; duyurduğu ve fark ettirdiği ortaya koyduğunun üstündedir, doymak diye bir şey yoktur. “Günlerine doymuş olmanın rahatlığı” ancak eylemlerimiz bizi korkutmadığında ve bir inanca vardığımızda gerçekleşir. İnanç, bize apaçık olan, dolaysız kavrayıştır. Kendimize inanmadıkça başka hiçbir varlığa inanamayız; kendimize inancımız karşılaşmalara bağlıdır. Ve tek başımıza asla inanamayız. [İnsanlar kendilerini inkâr ederek yaşayıp ölürler]

 

Vincent_Willem_van_Gogh_129Öyleyse iki tür neşe iki tür korkudan da burada bahsedilebilir: Gerçek bir tanrıtanımaz burada, dünyada neşesine ve hazzına bakar, güzel’in içindedir fakat bu neşenin güven içinde olması şuna bağlıdır: gerçekten ölüm geldiğinde yok olacağım. Eğer bir ölüm umudu varsa şimdi neşe tam ve güven içindedir, çünkü bütünüyle yok olmak, bunu bilmek ve buna inanmak insana emniyet verir. Şimdi bu umudun inanca yükselmesi güven sağlar fakat bundan kuşkuya düşüldüğünde ‘ya yok olmazsam’ şüphesi yükseldiğinde umut değil korku ortaya çıkar ve bedenin ülkesindeki haz, ölüm karşısında korkuya kapılır. Emniyetsizlik başlar. Bunun karşısına da inanan insanın tavrını yerleştirelim o da bedenin ülkesinde hazzını unutmasın, gönül rahatlığı içinde yaşasın hazzını. Onun umudu inancından dolayı bağışlanmak umudu olacaktır. Bu umut yükseldikçe, bağışlanacağına inancı gerçekleştiğinde o da güven içince neşesine bakacaktır, her iki durumda da neşenin kuşkudan uzak, tam bir güven içinde elde edilmesidir istenen. İnanan adam yapıp ettiklerinden kuşkuya düşer çok kere ve suçluluk hisseder, günahkâr olduğunu düşünür. Onun güvencesi bağışlanma umududur, bu yüzden öteden emin olduğu ölçüde buraya karşı sakınımlı bazen ihmalkâr davranır, şüphesi güzel’e karşıdır, ölüm korkusundan uzaktır. Buradaki çıkmaz; eylemlerin hiçbir zaman kuşkudan arınmamış kalması böylece doyumsuzluk ve kötü bir yaşam sürmüş olma hissi; bunun vereceği boşluk duygusu ve ölüm korkusudur. İnanan için de bu korku kaçınılmazdır. İnsanların kimi güzelle kimi de ölümle tehlikeli bir karşılaşma yaşar, kimde neyin boşluğu varsa oradan yakalanır bu karşılaşmalara. Güzele evet demek varlığı alkışlamak, şaşmak, neşe duymaktır. Ölümden emin olunduğunda (ki bu tanrıtanımaz için tam yok olmanın güvencesi, inanan için bir bağışlanmanın emniyetidir) bu alkış da neşe de tam olur: o halde ya tamamen yok olacağımıza ya da tam bir bağışlanmayla karşılaşacağımıza olan inancımız bunu belirler. Her ikisinde de kuşkuya düşmek yaşamı umudun ve korkunun yurdu yapar, yani her şey istikrarsız biçimde olup biter. Böylece yaşarız. Çoğunluğun yolu kuşkularla dolu bir hayattır. Çıldırmış olanlar işte onlar gerçekten tam yok olanlar ve tam bir bağışlanmaya uğrayanlardır.

 

 

Kamil Yıldız yazdı…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...