21 Ocak 2018 Pazar
ANA MANŞET - Blok 1 - KAYITLARA GEÇSİN >>
31.Mayıs.2017 12:55

Özellikle İngiliz şiir edebiyatı olmak üzere ondokuzuncu yüzyıl edebiyatı, estetik sezi ve bilim mekanizması arasındaki uyumsuzluğun kanıtıdır. Shelley, hislerin ebedî objelerdeki temelinde yatan organizmaları zehirleyen değişimde mündemiç belirsizliği çok etkili biçimde gösterir bize. Wordsworth, büyük bir önemi haiz mesajı kendi içinde taşıyan ve daimi istikrarın alanı olan bir doğanın şairidir. Edebî objeler de mevcuttur bu doğada: “Hiçbir zaman karada veya denizde olmayan ışık.”

Shelley de Wordsworth da doğanın estetik değerlerinden ayrı kalamayacağına, bu değerlerin ya da bir bakıma tüm tefekkür mevcudiyetinin farklı veçhelerinin kemalâttan geldiğine şahitlik etmektedir. Böylece doğa felsefesinin asgarî düzeyde şu altı unsurdan oluştuğunu öğreniriz onlardan: değişim, değer, ebedî objeler, istikrar, uzviyet ve karışım.

Buraya kadarkiler Profesör Whitehead’in sözleriydi. Söylemek durumunda olduklarımın, Whitehead’in eseriyle ya da teorisiyle tam olarak bir ilgisi olmadığını sözümün başında üstüne basa basa ifade etmem gerekiyor: Burada Whitehead’in teorisini, metodunu ya da çıkarımlarını yargılıyor ya da değerlendiriyor değilim. Burada ilgilendiğim yalnızca ‘Romantik Tepki’ başlığındaki bölüm ve bu bölümdeki malum pasaj. Bunun yanı sıra iki özgül soru: Şiir herhangi bir şeyi kanıtlamak için alıntılanabilir mi? Şiir, herhangi bir şeyi tanımlamak için ne derece alıntılanabilir?

Sanıyorum Whitehead’in ‘doğa felsefesi’ dediği şeyle irtibatlı bir şeyi kanıtlamak için atıfta bulunduğu kişiler Shelley ve Wordsworth. “Şairlerden bu doktrini öğreniriz.” cümlesiyle bunu demeye getiriyor olsa gerek. Yazar bunu kastetmemişse bile en azından okuyucuların, cümlenin bu anlama geldiğini de düşünmesi gerekir.

Bilimadamı ve filozof olan bir kişi, şiirin işlevini birbirinden bu denli ayrıştırabiliyorken sembolik mantığı anlayan herhangi bir kişinin de şiiri pekala kavrayabileceği hususunda çok sayıda takipçi bulabilir. Aslında Whitehead, kitabının daha ilk bölümlerinde edebiyatının herhangi bir amaçla kullanımına razı olmamız gerektiğine bizi hazırlıyor: Tarih ve edebiyat bilgisi ve algısı oldukça geniş, tarihî gelişimlere ve dönemlere getirdiği yorumlar ve çıkarımları oldukça başarılı, göndermeleri de o kadar zekice ki büyülenerek kabulleniyoruz. Ama yine de okumuş olduğum satırların anlamsız olduğu kanısındayım, hem anlamsız hem tehlikeli… Evvela şairlerden öğrendiğimiz doğa felsefesinin en az altı unsurdan oluştuğu doktrininin ne denli çarpıcı olduğunu ele alalım: değişim, değer, ebedî objeler, istikrar, uzviyet ve karışım. Whitehead’ın aldatmacasını iki adımda ele alabiliriz: Aynı döneme ait iki şairi ele almış ve alıntılamış, Shelley ve Wordworth. Bu iki şair daha sonra ‘şairler’ olarak verilmiş; bilimsel sorgulamanın acemisi biri, bu denli muhteşem ama kusurlu tümevarım örneği ortaya koyabilir mi acaba?

İlk cümleyi ele alalım: Özellikle İngiliz şiir edebiyatı olmak üzere ondokuzuncu yüzyıl edebiyatı, estetik sezi ve bilim mekanizması arasındaki uyumsuzluğun kanıtıdır.

Tüm ondokuzuncu yüzyıl İngiliz şiirini böyle bir genellemeye şahit göstermek çok cüretkâr bir hareket ve cümlenin manası da yeterince net değil. Büyük İngiliz şairlerinin hepsinin seziler ve mekanizma arasındaki uyumsuzluğun farkında oldukları anlamına gelebilir. Bu şekliyle bu yorum In Memoriam[1] yazarına göre doğru olabilir. Ama Browning ve Swinburne’e göre ne kadar doğru olabilir ya da doğru olduğu kadarıyla bu şairlerin hayat görüşlerinde ne kadar önemi haiz olabilir? Belki de Whitehead yalnızca değerlerin gerçekliğini doğrulayarak mekanik felsefenin yeterliliği imasını reddeden şairleri kastediyordur. Fakat bu şekliyle de bu yaklaşım oldukça geniş kapsamlıdır çünkü estetik sezgilerin geçerliliğini kabul etmişler gibi her döneme ait tüm sanatçıları kapsamaktadır. Bu söylemde irdelenmesi gereken iki kavram var: Estetik seziler ve bilim mekanizması. Sonrasında ise kavramlar arasında bu denli farklı bir uyumsuzluğun nasıl olacağını kavramamız gerek.

‘Mekanist felsefe’ ya da ‘materyalizm’ denilen eski garip yaratık, eski dostları bilimadamlarınca günümüzde reddedilmekte; birkaç liberal teolog haricinde kimseden pek kıymet görmektedir. ‘Bilim mekanikliğiyle’ aynı şey değil tabii ki bu: Bilim mekaniği temelde Einstein ve Rutherford öncesi fizik teorisi esasına dayanmakta, fizikçilerce tüm gerçekleri karşılamadığı gerekçesiyle neredeyse tamamiyle reddedilmektedir. Bilim mekanizmi, tüm evreni açıklayabileceği iddiasında olan bilimin dayandığı felsefe gibi bir şey değildir ve bu şekilde açıklanamayan şeyin de pek bir ehemmiyeti olmaz. Ama bir şekilde, yüksek bilimin düşmanı olan, hiç taraftarı olmadığım bilim mekaniğini savunacak bir pozisyonda buluyorum kendimi.

Mekanist felsefenin temelde insanlığın estetik sezilerine hasım olduğunu mu düşünmek durumundayız? Edebî sanatın bazı ürünlerinin bu temel üzerine inşa edildiğini bildiğimiz için bu önyargı şaşırtıcıdır. Thomas Hardy’nin romanlarındaki felsefe, olduğu gibi bilimin mekaniğiyle temellendirilmiştir. Kanımca kötü bir felsefedir bu ve Hardy’nın eserlerinin daha iyi bir felsefeyle daha iyi olacağını düşünürüm ama şöyle de bir şey var: Dünyaya dair tefekküründen estetik değerleri ortaya çıkarmak için determinizmi istismar eden kendisi değil mi? Hardy’den daha mühim bir ozan var, o da Lucretius. Lucretius’a göre ‘estetik sezileri’ reddetmek mümkün değil. Lucretius’un dünyası yeterince mekanikti, her yönüyle; öyle olduğu için Lucretius bizzat anlamadığı bazı hissî değerlere sahipti. Bu yüzden bilim mekanizması ve estetik seziler arasında bir uyumsuzluktan söz edilebilir; ancak sonrasında her felsefenin bazı sezilerle uyumsuz olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Profesör Eddington’ın yeni felsefesi Society of Friends üyeleri haricindeki Hristiyanlarla uyumsuzdur; Dante’nin felsefesi Wordsworth’ün sezilerinin yeşermesine uygun bir zemin sunmamaktadır.

Buraya kadar ‘estetik seziler’ kavramını sorgulamadım; ne var ki bu kavramın etrafı belirsiz ve muğlaktır. Sanıyorum Whitehead, en hassas alıcıları sanatçılar olan ve sanatçılar olmaksızın büyük sanatlara has malzeme var edemeyecek olan insanların bu tür sezilere az ya da çok yabancı olmadıkları kanısındadır. Biz yine de kavramı tanımlayalım; böyle şairlerin sezileri ve belirli bazı felsefeler ya da felsefî istikamette olan düşünceler arasında geçilmez bir körfez düşünün. Sanatın varlığı şüphesiz değerlerin gerçekliğine dalalettir; ama bu bizi bir yere götürmez ve herhangi bir felsefî değer teorisine de işaret etmez.

Her cümleyi inceleyecek olsam çok uzatacağım, bu yüzden son cümleye atlıyorum:

Böylece şairlerden doğa felsefesinin en azından şu altı unsurdan oluştuğunu öğreniriz: değişim, değer, ebedî objeler, istikrar, uzviyet ve karışım.

İlk soru, biz bunları şairlerden öğrenirken şairlerin nereden öğrendiği olacaktır. Whitehead’ın Shelley’e bağladığı değişim ve istikrarı ele alalım. Sanıyorum, Shelley’nin tüm bunları aldığı yer, eninde sonunda herkesin de kaynağı olan Eflâtun’dur. Ebedî nesnelerin gerçekliği bana Shelley ya da romantik şairlerden ziyade Eflâtun’un keşfi gibi geliyor. Shelley’nin bu şeylere dair taze bir sezi yakaladığını inkâr etmiyorum, lakin Eflâtun başta gelmektedir. Kaldı ki bu sezileri belirlemek de zordur: Shelley’nin estetik sezisinde Tanrı yoktur ve Hristiyan hayatı oldukça keyifsizdir; bu yüzden saf mantıkçılıktan tutkulu inanç konusuna güç ulaşır. (Rousseau, Voltaire ve hatta Godwin’i okumuş olması pekala mümkündür.) Sözkonusu doktrini şairlerden almış olsak diğer şairlere ulaşmamıza neredeyse gerek kalmayacak. Bu geçişte uzviyet konseptinin gerçekten de Whitehead’in dediği kadar temel bir şey olup olmadığını merak ediyorum. Gün gelir bunun için daha iyi bir terim üretebiliriz ya da bu kavramın neyi temsil ettiğini herkesten daha çok bilen Aristoteles’e bile dönebiliriz.

En iyi ihtimal Whitehead’in, şiirin ikna edici gücünü hakikatin kanıtıyla karıştırdığı düşüncesindeyim. Bir bilimadamı olarak şairlerin de dahil olduğu geçmiş nesillerin her şeye safça inandırılıyor oluşunda bilimin rolünü şiire devrediyor.

Profesör Whitehead, yapısal mantığın yaşayan en büyük sembolü olduğu halde aşina olmadığı bir alanda bir insanın hiçbir işe yaramayacağına dair bir uyarı olarak görülebilir. Yine de bu alanı meşhur bir insana saldırıyor olmanın nadan zevkiyle boşa harcamamalıyım; ama Whitehead’in söz konusu bölümünde şiir teorisinin oldukça kapalı olduğuna inandığım için ve örneklerimizi mantıklı bir şekilde belirleyerek bir şeyleri ispat edebileceğimizi gösterebilirim. Ayrıca burada ele alamayacağım alakalı bir mevzu da Whitehead’in teolojiyi göz ardı ederek hataya düştüğü gibi şiiri de yeterince dikkate almayarak hataya düştüğüdür.

Şiire dair düşünen, mantık talimlerini Whitehead ve Russell’a borçlu olan insanlar arasında son dönemlerde iki ilginç görüş ortaya çıktı. Bunlardan bir tanesi Montgomery Belgion’ın Our Present Philosophy of Life (Mevcut Hayat Felsefemiz) isimli eserindeki bir bölümden. Teorisi, edebî sanatçıların ‘sorumsuz propagandacılar’ olduğu yönünde; zaten diğer sanatçılarla pek de ilgilenmiyor. Yani her bir yazar bir görüşü ya da hayat teorisine sahiptir; tercihleri az ya da çok doğrulanabilir ya da değişkenlik gösterebilir, çok ya da az doğru, tamamiyle doğru ya da yanlış olabilir: Kendisine uyan fikir halini alır; edebî sanatı için bir malzeme haline gelir. Edebî sanat eserinin etkisi, okuyucunun görüşü ya da teoriyi kabul etmesi olur her daim. Bu ikna her zaman gayrimeşrudur. Yani okuyucu her zaman bir şeyi inanmaya maruz kalır, bu maruz kalış hipnotize edicidir – sunum sanatı okuyucu tahrik eder: İnanıp inanmama hakkı saklı olsa da okuyucu metne inanmak için yönlendirilir. Gördüğünüz üzere teori oldukça can sıkıcı ve ideal devletinde şairleri def eden Eflâtun’unkine benzer; ama hiçbiri ne fantastik ne de kolay reddedilebilecek durumdadır.

Diğer teori ise I.A. Richards’ın yeni kitabı Practical Criticism’de açıkladığıdır. Richards, şairlerin sanatlarını icra edebilmek için bir şeylere inanmalarını zorunlu görürken ileri bir adımın ancak şairin hiçbir şeye inanmadığı vakit atılabileceğine inanma meylindedir; ideal okuyucu şiiri, bir şeye inanmanın haleti ruhiyesi olarak değil de inançsızlığın bir süre askıya alınması olarak gördüğünde takdir edecektir. Bir eleştirmen çıkıp da “Dante’nin şiirini Katolik olduğunuz takdirde daha çok beğenirsiniz ya da Dante’nin şiiriyle büyülenip Katolik olabilirsiniz” diyebilir. Ama sanırım Richards bu durumda Dante’yi ya da Dante’nin temel aldığı felsefeyi -Dante’nin neye nasıl inandığı sorusunu es geçerek- ne kadar çok bilirseniz o kadar iyi olacaktır der: Ama Dante’nin şiirinden topyekûn zevk almaya başladığınızda, Dante’deki skolastik düşünceye inandığınız, o düşünceyi inkar ettiğiniz ya da o düşünceden şüphe duyduğunuz söylenemez. Yani mekanı, ırkı ya da zamanı her ne olursa olsun edebiyatları edebiyat olarak takdir edebilmelisinizdir.

Bu iki teori ilk etapta göründüğü kadar birbirine aykırı değildir. Belgion aslında daha çok neler olduğuyla ilgilenir; der ki inansanız da inkar etseniz de ifadesini beğendiğiniz her yazardan etkilenirsiniz. Richard ise gerçek okuyucudan çok ideal okuyucuyla ilgilenir: Şiirden şiir olduğu için keyif almak mümkün ve doğru olabilir; ama temelde okumada kullandığınız yazarın felsefesidir; tıpkı yazarın şiirini kaleme almak için farkında olmaksızın felsefeyi kullanıyor olması gibi.

Dante üzerine daha yeni yayınlamış olduğum makalemin bir notunda her iki görüşü de eleştirmek ve her ikisinin doğruları arasında bir tür uyum bulmak için bir girişimde bulunmuştum. Şimdi yeni bir başlangıç yapıyorum.

Her şeyden evvel hiçbir sanat, özellikle de edebî sanat boşlukta varolamaz. Pratikte farklı ilgi alanlarına sahip yaratıklarız ve sıradan ilgilerde net bir uyum olmaz. [...] Herhangi bir kişinin yalnızca en iyi şiiri ve tüm en iyi şiirleri eşit derecede sevdiğini, en iyi ikinci şiiri de ikinci sırada en çok sevdiğini varsaymak -ki en kötü şiirden tiksinmeye dek uzar bu- bir canavar tahayyül etmektir. Hangi sanat alanı olursa olsun takdirini, diğer ilgi alanlarından ya da tutkularından tamamiyle ayrı bir şekilde sunan bir eleştirmen ya da kişi olduğunu veya olabileceğini sanmıyorum: Böyle bir kişi vardıysa, varsa ya da olacaksa söyleyecek aslında hiçbir şeyi olmayan birisidir. Öte yandan kendi teamülünü dillendirmek için tüm nesnel sabitelerinden vazgeçmiş biri kadar sıkıcı ve beyhude bir eleştirmen yoktur. “Şaheserler arasında seyahat” sözü sanıyorum Anatole France’ın kendi eleştirmenliğini tanımlamak için kullandığı bir deyiştir. Kastetmek istediği de temelde kendi hislerine dayandığıdır; ne var ki deyişle birlikte, seyahatten önce de şaheserlerin orada olduğunu kabul etmektedir.

Ama bu bariz çelişki -bir başka şeyi halletmek için bir şeye odaklanma ihtiyacı- riyakârlığın bu bariz belirtisi ya da kendini kandırmanın haklı bir yanı var; çünkü insanın doğasında olan bir şey bu, ihtiyaçlarını somutlaştırır, mükemmele ve bütünlüğe karşı bir arzusu vardır. Çeşitli sanatlardaki zevkimizi bir bütün altında toplama meylinde olduğumuzu düşünüyorum; sonuç olarak bir hayat teorisi ya da hayat görüşüne ulaşmayı amaçlıyoruz ve şimdiye kadar bilinçli olduğumuz kadarıyla sanatlara olan iştiyakımızı felsefede yok etmeye çalışıyoruz, felsefemizi de bir din altında. [...]

Bazı şairler öyle farklı bir türdendir ki inandığı şeyden ötürü ne derece şiir yazdığını ya da şiirini süzebildiği görünen şeylere ne derece inandığını kestirmek imkânsızdır. Ben de burada bu türden güdümü olan şairleri gerçek şair olarak gösterme hakkını kendimde görüyorum. ‘Sorumsuz propaganda’ bazen daha az sorumsuzdur, bazen de daha az propaganda içerir. Belgion’un propagandacı dediği şairler, Lucretius ve Dante şüphesiz propagandacılardı, evet; fakat yaptıkları şeyin bilincinde ve sorumluluk sahibi kişilerdi: Dante’nin Convivio’da yazdıklarını okumanız yeterlidir ya da amacının ne olduğunu anlamak için Cangrande I della Scala’ya yazdığı mektuplar kafidir.

Milton da maksadı olan bir propagandacıydı, ama burada başka bir fark söz konusu. Lucretius ve Dante’nin birbirinden farklı olan felsefeleri hâlâ insanlığı etkileyecek kudrettedir. Ama günümüzde Milton’ın teolojik görüşlerinden etkilenecek birileri olduğunu sanmıyorum. Bunun sebebi herhalde Dante ve Lucretius’un, Batı insanının zihin tarihinde merkezî olan iki görüşü muhteşem bir şiir diliyle aktarmalarından geliyor; Milton da genel itibariyle kendi zihin dünyasında şekillenmiş kendine has bir görüşü-yorumu mükemmel bir şiir diliyle aktarmıştı. Milton’da şiirin yüceliğini mevcut fikirden ayırt etmek oldukça kolaydır. [...] Bir edibin sorumlu bir propagandacı olup olmadığı üzerine düşünmek için her iki kastı ve zamanında bırakmış olduğu etkileri dikkate almalıyız. Milton’ın bir dönemde bırakacağı güçlü etkiyi öyle hissediyorum ki Lucretius ve Dante herhangi bir dönemde bırakabilir; ama Milton’ın şu an böyle bir etkisinin olduğuna inanmıyorum. Genel olarak herhangi bir edebiyat eserinde gerçek etkide bulunan propaganda unsurları ya öğretinin kalıcılığına ya da bulunduğu zaman içinde bize olan yakınlığına dayanmaktadır. [...]

Lucretius ve Dante’nin  sorumlu propagandacılar olduklarını söyledim. Propagandacı diye düşünmenin çok zorlama olacağı bazı şairler de vardır. Shakespeare’i ele alalım mesela. Kendinden öncekiler gibi belli bir felsefî sistemin şerhini yapmamıştır hiçbir zaman. Shakespeare’in sahip olduğu varsayılan bir hayat teorisine dair çeşitli düşünceler olduğunun farkındayım; hatta Shakespeare’den birçok farklı hayat görüşü devşirilmiştir. Bu tür çıkarımların gayrimeşru ya da beyhude olduğunu söylemiyorum; Shakespeare üzerine felsefe yapmak, dünya üzerine felsefe yapmak kadar doğal bir meyildir. Yalnız, Shakespeare’in felsefesi Dante’ninkinden farklıdır; mesela Beethoven’ın felsefesiyle daha çok ortak yönü vardır Shakespeare’in. Bu da demek oluyor ki Beethoven’i sevenler, onun müziğinde anlam dediğimiz şeyi bulur, ne var ki bunu sözle sınırlandıramayız; ama kendi kalıbıyla tüm yaşamı dolduran anlam budur, virtüözlüğünün takdiri bir yana duyguları harekete geçirir, terbiye eder. Shakespeare bizi şüphesiz etkiler; ama eğitim, mizaç ve hassaslığına göre herkesi de etkiler; Shakespeare’in tam olarak kastına dikkat eden kişi üzerinde ne tür bir etkisi olur bilemeyiz ama Shakespeare’in yaptığına propaganda demek de çok fantastik bir düşünce olur.

[...] Whitehead’in Dante ve Lucretius’ta bulduğu şey estetik müeyyidedir: Yani ortaya koydukları sanatla hayat görüşlerini kısmen haklı çıkarma. Şüphe yok ki hepimiz bu estetik müeyyidenin tesirinde kalmışızdır; büyük sanatlar doğuran hayat görüşleri ya da biçimi, içe dönük sanat doğurandan daha etkileyici olmaktadır. Öte yandan da bir Hristiyan’ın, Budist sanatını ya da bir Budist’in Hristiyan sanatını tamamiyle takdir edebileceğini düşünmüyorum.

[...]

Bazı şiir türleri için, şairin malzeme olarak kullandığı felsefeye bizzat inanması gerektiğini düşündüğümü söyledim. Yine de felsefenin önemini abartmak istemem ya da felsefenin olmazsa olmaz bir şey olduğunu söyleyemem. Dante ve Lucretius’u okuduğumuzda bulduğumuz şey, şairin felsefe ve şahsî duyguları arasındaki kaynaşma etkisidir; böylelikle felsefe gerçek olur ve hisler de yükselir, yoğunlaşır ve kutsallaşır.

İnsanlık için şiirin işlevi ne ise felsefenin de o olduğunu hatırlamamız gerekir. İnsan disiplini olarak felsefe çalışıyorken yalnızca ‘doğru’ olarak alabileceğimiz şeyi seçmiyoruz ya da tüm felsefelerden kendimize ait bir felsefe biçmiyoruz. Varsayımları ya da eğitici fikirleri talim etmek için yaparız bunu, zihnin genişlemesi ve gelişmesi içinse bir insanın düşüncesine nüfuz etmeye çalışırız ve o insan gibi düşünürüz, sonrasında ise başka bir zihne sıçrarız. İnanmadan mümkün olduğunca sadece anlama uğraşıyla inanmak ve anlamak denilen noktaya varırız. Şiir tecrübesinde de durum böyledir. Poetik açıdan kendimize has olduğuna inandığımız şiirde karar kılmaya niyetleniriz; fakat yalnızca şiirin içine hapsolarak da şiirle temas kurmuş sayılmayız. Pratikte edebî yargımızda hataya düşebiliriz; çünkü anlayıp kabul ettiğimiz bir hayat tarzının şekil bulduğu bir şiiri abartmaya meyyalizdir; ama kendisine tamamen yabancı olduğumuz şiir diyarlarına girmeden herhangi bir şiiri bu denli yüceltmek yetkisine sahip olamayız. Şiir herhangi bir şeyin doğruluğunu ispat edemez; ancak zihinsel ve duygusal noktalardan bir bütünler çeşidi yaratır, hisleri düşünceyle doğrular, düşünceleri de hislerle: Belli zihin ve his dünyalarının mümkün olduğunu ispatlamakta başarılı ya da başarısız olur. Hisler için zihinsel bir müeyyide, düşünce içinse estetik müeyyide sunar.



[1] Alfred Lord Tennyson’ın şiiri, In Memoriam A.H.H. Şiir Arthur Henry Hallam’a ithaftır. 

 

——–

Tercümanı: Bünyamin Kasap

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...