16 Aralık 2017 Cumartesi

“Cemil Meriç, ürünleri ve düşünceleriyle edebiyatın ve düşüncenin şahikası olarak tarihteki yerini almıştır. Cemil Meriç’in yüreğimizde silinmez ve tükenmez bir iz bırakan “Bu Ülke”si, tek kelimeyle; klasiklerin şaheseri…”

———————————————————————————————————————————-

Cemil Meriç İle 13 Haziran’da Tanıştım

Cemil Meriç ile 13 Haziran 1987’de ortaokul ikinci sınıfta iken tanıştım. Anadolu’nun küçük bir kasabasında henüz çocukken ölüm haberi ile adını duymuş ve peşine takılmıştım Cemil MERİÇ’in. İlkin “Işık Doğudan Gelir” ünlemesi çarptı beni. Ardından “Bu Ülke”’sinin içine girdim. Derken Kırkambar, Kültürden İrfana, Umrandan Uygarlığa yol haritası oldu edebiyat ve düşünce serüvenimde. Daha sonra basılan JURNAL I-II günlükleri adeta terapi etkisi yaptı bulutlarda gezinirken. Onu öyle sevmiş olmalıyım ki; derinlemesine gizemli dünyasına dalıp yeni incilerle süsledim düş bahçemi. Hem düşünce, hem de edebiyat dünyama mihmandar oldu. Yazın serüvenimde üslubunun etkisini inkâr edemem. Şimdi de acizane ustanın izini sürmeye çalışıyorum.

Cemil-Meric-5Cemil Meriç kimdir? diye sormayacağım. Kendi ifadesiyle; “Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” olduğunu bilmeyen yok zaten.

O, hayatı kitaplarda bulan bir entelektüel; kızı Ümit MERİÇ’İN ifadesiyle; “körlüğün narını, ilmin nuruna çeviren” bir deha;  ilmin bütün kapılarını “elinde demir asa, ayağında demir çarıkla” aralamış bir ansiklopedi; büyük kriz geçiren insanlığa medeniyetimizin yeniden diriltilmesi ve kendimize yeniden gelmemiz için yüksek sesle haykıran bir “isyancı”;  karanlıkları bakışlarıyla aydınlatmayı vazife bilen bir aydın; şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı; kendi ifadesiyle “başlıca işi düşünmek ve düşündüklerini cemiyete sunan” bir düşünce devidir. Kısacası o hem hoca, hem yazar, hem hatip, hem de çevirmen…

Kelimeler, onunla yeni bir anlama kavuşmuştur. O ise kelimelerini bize veriyor; “kelimeleri sana veriyorum okuyucu…  Onlar yanıp sönen bir oyuncak. Boş içleri, boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var, kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma içine düşersin!”

38 yaşında gözlerini kaybetmesinin hayatı üzerinde silinmez etkileri vardır. Dünya aydınlığını görebilme pahasına yeniden gözlerine kavuşmayı çok arzulamış, “günde yedi zeytinle” ömrünün sonuna kadar yaşamayı istemişse de, bu mümkün olmamıştır. Ama o, bu körlük içerisinde insanlığa ışık olacak önemli eserler vermiştir. O, artık meçhule kalkan bir gemidir.  Denizlerden, okyanuslardan geçip, hayatın önemli iskelelerine demir atmıştır.  Her uğradığı şehre kendinden bir nüsha bırakmış ve karanlıklarımızı engin bakışlarıyla aydınlatmaya çalışmıştır.

mericKitap2

——————————————————————–

Cemil Meriç gerçek bir entelektüeldir. 1968’lere kadar insanların “düşünce tarihini tavaf eden” uzun bir çıraklık dönemi geçirmiştir. Bu nedenledir ki o, kendisinin de itiraf ettiği gibi edebiyata, yazı hayatına bir prens olarak girmiş ve aç bir kitleye olgun meyveler vermiştir.

——————————————————————–

Muhteşem Bir Maziyi, Muhteşem Bir İstikbale Bağlayan Köprü

Cemil Meriç’in o zamanlar Fransız hakimiyeti altında olan ve Fransız kültürünün hakim olduğu Müslüman-Arapların ortasında Hatay’da doğmuş(1916) olması ve ilk eğitimini orada görmesinin entelektüel kişiliği ve yetişmesine büyük etkileri vardır. Hatay’daki sosyal yapı onu, kendi kişiliğini bulmaya zorlamıştır. Bu anlamda hayat, her yönüyle Cemil Meriç’i geleceğe hazırlamıştır denilebilir. Ancak bu hazırlanış, çileli ve yorucu bir süreçten geçmiştir. Ekonomik sıkıntı, fiziksel ve ruhsal zorluklar v.s. …

Doğu ile batı arasında bir köprü vazifesini görmek istemiş ve şöyle demiştir: “muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim: kelimeden, sevgiden bir köprü…”

Köklü bir aileye mensup olan Cemil Meriç, daha ortaokullu yıllarda yazı ile ilgilenmiş ve liseli yıllarda ürünlerini çeşitli mahalli dergi ve gazetelerde (Antakya, Karagöz, …)  yayınlamıştır. Lise üçte başından geçen bir olaydan yola çıkarak  “aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir” önemli tespitinde bulunmuş ve yazılarında üslubunu bulmaya çalışmıştır. Zaman onu usta bir deneme yazarı ve eleştirmen yapmıştır. Bir söyleşisinde şiirden kaçmaya çalıştığını fakat bir türlü kurtulamadığının altını çizmiştir.

Cemil Meriç’e göre ömrünün ilk 38 yılı sıkıcı bir hikâye. Oysa önemli okumalarını bu yıllarda yapmıştır. Bilgiyi bu yıllarda depolamıştır. Verimi ise 1940’lı yıllarda elde etmeye başlamıştır.  C. Meriç gözlerini kaybetmeden 20 yıl önce, hakikat uğruna gözlerini kaybedebileceğinin altını çizmiştir.

Cemil Meriç’in dünyasını anlamak için, kitaplar aleminde fırtınalı bir yolculuk yapmak gerekir. Çünkü onun dünyası kitaplar, yeri ise kütüphane olmuştur.

Kitaptaki İnsanları Sokaktakilerden Daha Çok Sevdim

Kitaplar onun için çok şey ifade ediyordu: “kitap bir limandı benim için. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.  Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.” O, kitapları şehirlere, şehirleri kadınlara benzetir. Ve “denize atılan boş bir şişe…” içine duygularını, düşüncelerini, acılarını sevinçlerini “…boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.”  önemli notunu düşmüştür.

Fildişi kuleyi hiçbir zaman terk etmemiştir. O, “miskinler tekkesinin” aydınlamış mistik bir talebesidir. Miskinler tekkesinden ateş hattına yazdığı makaleler ile fırlamıştır sürekli. Onun fildişi kulesi, bir yangın kulesidir. Cemil Meriç ise o kulede bir nöbetçi…

Cemil Meriç gerçek bir entelektüeldir. 1968’lere kadar insanların “düşünce tarihini tavaf eden” uzun bir çıraklık dönemi geçirmiştir. Bu nedenledir ki o, kendisinin de itiraf ettiği gibi edebiyata, yazı hayatına bir prens olarak girmiş ve aç bir kitleye olgun meyveler vermiştir.

Cemil Meriç sağlığında paylaşılamamıştır. Kimileri onu sol, kimileri de sağ olarak görmek istemiştir. Oysa o, ısrarla düşünceler üstü bir kimliğin savunuculuğuna soyunmuştur. Adeta düşüncenin kırkambarı gibidir. Onda her düşünceye, her inanışa, her renge yer var. O şöyle özetler bu durumu: “Hint, meçhule açılan bir kapıydı, meçhule yani insana. Dört yıl Ganj kıyılarında vecitle dolaştım, sağ dediler… Saint- Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu, sol dediler. Hint’i yazarken tek amacım vardı. Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, yani bir vehmi devirmek, bir iftirayı yok etmek. Saint-Simon’u putları yıkmak için kaleme almıştım. Her iki kitap da peşin hükümlerin rahatını kaçırdı, ne solun hoşuna gittiler, ne sağın.”

Cemil Meriç, elinde demir asa ve ayaklarında çarıkla Hind’i keşfe çıkarken, aslında düşüncenin cangılında sonsuza yürümek ve insanlığa kalıcı bir şeyler bırakmak sevdasındaydı. Ne yazık ki, yeterince anlaşılamadı sağlığında ve hala keşfedilmeyi bekliyor…

Onu ve düşüncelerini daha iyi anlamak için Hind ve Saint-Simon’un derinliklerine bir yolculuk yapmak gerekir.

Hint, onun düşünce dünyasını alt-üst etmiş ve Asya’yı, doğu düşüncesini keşfe vesile olmuştur. Balzac’la ilgili çalışmasını bir tarafa bırakacak olursak, ilk ciddi çalışması Hint Edebiyatı üzerinedir: “O kitaba harf harf hayatımı işledim. Dört yılım sayfa oldu. Hint, rüyalarımla, hicranlarımla benim.  Benim türbem. Bugün ziyaretçisi yok bu türbenin, yarın olacak mı?” sözleri de, onun bu çalışmayı ne kadar önemsediğinin bir göstergesidir.

Cemil Meriç,  batının 18. asırdaki doğuya yönelik dikkatinin hala günümüzde de geçerli olduğunun altını çizmek ister aslında. Bugün bunalımın eşiğinde olan insanlığın (hem doğu, hem de batı), doğudan  (Mezopotamya) daha çok şey almaya muhtaç olduğuna dikkatleri çeker. Ve özelde Hint, bu kurtuluş reçetesinin ilk basamağıdır ona göre. Tarihçiler de bu gerçeği kaydetmiyor mu? “Doğu, bütün vahiylerin kaynağı… Peygamberler Asya’nın çocuğu, yorumcular Avrupa’nın”.

Cemil MERİÇ’in düşünce dünyasının önemli köşe taşlarından olan HİND aslında bir semboldür. O, Hint’le bizi kendi içimize, özümüze, kökümüze çağırıyor.

Cemil Meriç, Saint-Simon çalışmasıyla düşüncenin farklı bir yüzüne ışık tutmaya çalışmıştır. Sağlığında onu anlamayanlar, bu çalışmayla onu solun çıkmaz sokağına hapsetmek istemişler, ancak başaramamışlardır. Tıpkı HİND’le onu sağın kafesine tıkmak istedikleri gibi… Bu iki çalışmanın da Türk düşünce yapısında ayrı bir yeri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. “Putları yıkmak” için yazdığını söylediği Saint-Simon, Cemil Meriç için çok önemli bir eserdir. Cemil Meriç, bu iki eseriyle, o günün yoğun polemik konusu olan ve hala da güncelliğini yitirmeyen sağ-sol kamplaşmasına bir mesaj vermek istemiştir aslında.

mericKitap

—————————————————————–

Bu Ülke, genç neslin sindire sindire okuması ve üzerinde derince düşünmesi gereken bir başucu kitabı.

—————————————————————–

Bu Ülke Senin

Cemil Meriç, ürünleri ve düşünceleriyle edebiyatın ve düşüncenin şahikası olarak tarihteki yerini almıştır. Cemil Meriç’in yüreğimizde silinmez ve tükenmez bir iz bırakan “Bu Ülke”si, tek kelimeyle; klasiklerin şaheseri… Gönlünü içine döktüğü bu eseri bile, onu anlamaya ve yaşamaya yeter sanırım. Az, öz ve dolgun kelimelerle donatıyor düşünce dünyamızı ve bu ülkenin olması gereken köşe koordinatlarını çakıyor yüreğimize. Bu Ülke, genç neslin sindire sindire okuması ve üzerinde derince düşünmesi gereken bir başucu kitabı. Hepimizin hayallerinin, umutlarının içinde çırpındığı bir cangıl… Ya da onun ifadesiyle; “denize atılan bir şişe” ki; içinde yaşam iksiri var.

“Bu sayfalarda, hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki; hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim: Etimin eti, kemiğimin kemiği.”

“Bu Ülke, yarım asırlık bir tetebbuun, bir sanatçı mizacından süzülen usaresi. Bir mesaj, daha doğrusu bir çığlık… Kesif, dertli, derbeder…”

Bu ülke senin, bu ülke benim, bu ülke hepimizin.

Cemil Meriç bir söyleşisinde hayatında ne yapmak istediğini anlatırken; “düşüncenin gökkuşağını”  bütün renkleriyle sevmeyi öğrendiğinin altını çizer. Gerçekten de o, kelimenin tam anlamıyla düşüncenin gökkuşağıdır. Onda bütün renklerin o canlı haline rastlamak mümkün.  O düşündüğü, konuştuğu ve yazdığı bütün renklerin hakkını vermiştir.

Edebiyat ve romanın çehresini daha yakından görmek için Cemil Meriç’in Kırkambar’ında uzun bir yolculuk yapmak gerekir. Ciddi bir birikimle karşı karşıyayız Kırkambar’da.

Cemil Meriç’te Ümrandan Uygarlığa, Kültürden İrfana ışık huzmeleri süzülür gönlümüze. Bütün dünya onun araştırma alanıdır ve hikmet adına ne bulursa havzasına alır. En çok da büyücü çırağı olarak gördüğü Avrupa’yladır hesaplaşması. Kendi kubbesinde tek yıldız İbn Haldun’dan Cemalettin Afgani’ye düşünce okyanuslarında yüzdürür ruhumuzu. Sonra a’rafa takılır ve a’raftakilerle yüzleştirir yüreğimizi.

 

mericKitBenim Yerim Kütüphane

Ve Cemil Meriç’i anlamamıza yardımcı olan önemli birikimlerindendir jurnaller. Adeta entelektüel bir otobiyografi… Yirmi dokuz yıl tuttuğu  (Temmuz 1955 – Ağustos 1983) günlükler zaman zaman inkıtaya uğramıştır.  Jurnal-I 1955- 1965 arası, Jurnal-II 1966–1983 arası günlüklerinden oluşur. Münzevi ve mütecessis bir düşünce adamının yaşam gelişimine tanık oluruz bu jurnallerde. Bir jurnal ustasını keşfediyoruz bu günlüklerde. Sonsuzluğa yol alan bir trende çok sesli bir koro dinleriz jurnallerde.

Jurnallerinde Cemil Meriç’in çıplak haline şahit oluruz. Mektuplarına, gizlerine, aşklarına, sevinçlerine ama daha çok acılarına tanık oluruz jurnallerinde.  Bütünü kucaklama çabasının göze çarptığı jurnaller, Cemil Meriç’in ölümünden sonra kronolojik olarak derlenip yayınlanmıştır.

Politikayla arasında kalın duvarlar ören C. Meriç yerini;  “Benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım.”

Cemil Meriç, sesine yankı bulmak amacıyla çeşitli mektuplar yazdı, eserler kaleme aldı… Elinde mektuplarını postalayacağı adres olmadan sürekli kelimeleri bilgiden çatlarcasına içi dolu mektuplar yazdı. Ancak anlayamadı onu sağlığında okuyucu. O da bir vasiyet gibi yazdı adressiz mektuplarını.

“Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok.” derken içinde bulunduğu hale işaret ediyordu. “Yalnız vasiyetnameler adressizdir. Vasiyetnameler ve intihar mektupları.”

Sön sözü yine söz ustasına bırakalım:

“Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları…”

 “Açılmayan bir kitap gibiyim. Küskün ve biçare.”

 “Adresini şaşıran mektup. Benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır. Belki bütün mektuplar öyle.”

RUHU ŞAD OLSUN AZİZ USTANIN…

 

 

Kaçak Yolcu; Yusuf Tosun

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...