16 Aralık 2017 Cumartesi

Kimdir ve neden Cem Yavuz?

1999’da Est&Non dergisini çıkaran Cem Yavuz; Ayn’ (şiir, 1999), Ars Moriendi (yazılar, 2000), Seyr’ (şiir, 2006), Seyr’engiz (şiir ontolojisi, 2006) ve uzun bir aradan sonra, geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan 20 Ölümsüz Şarkı ve’s-Samt kitaplarının yazarı…

Cem Yavuz, iki kitabı arasında (yaklaşık on yıllık bir süre) dergilerde yazmadı; şiir yayınlamadı. Bunun sebepleri benim için malum, Cem Yavuz’u tanıyanlar için tahmin edilebilir, tanımayanlar için de bu söyleşiyi okuduktan sonra, sanırım anlaşılabilecek bir durum…

Piyasa ve siyâsa ile şu veya bu ölçüde bir bağ kurmanın sanatçı için ontolojik düzlemde anlamsızlığı ve bağlamsızlığı, sanırım zaman zaman hepimizin hissettiği bir ruh halidir. Hepimiz dönem dönem bunca sözden yorgun düşmüş; yayınlanan onca dergi, yapılan onca tartışma, polemik karşısında bu ortamlardan kendimizi çekerek bir iç yolculuğa çıkmanın gerekliliğinden dem vurmuş ve kimimiz bunu bir süreliğine başarabilirken kimimizinki hep sözde kalmıştır. Çünkü bazılarımız susmayı becerememiş, bazılarımız görünmeyi çok sevmiş, bazılarımız da –aslolanın eser üretmek olduğunu bildiği halde- bir mücadele vermenin de gerekli olduğunu düşünmüştür. İşte böyle bir ortamda Cem Yavuz, bir anlamda nefsine hakim olmayı başararak, sadece kendi seyr’ine odaklanmış, “bir müşahade ve keşf yordamı olarak”  şiir ontolojisini kurmuş, üstelik bu ontolojisinin şirini de yazmıştır. Yani yazdığıyla eylediği, sözüyle şiiri birbirlerini destekler ve bütünler mahiyettedir. Bu bütünlüklü yapısıyla; felsefesi, matematiği ve estetiği inceden inceye düşünülmüş bir inşa faaliyetini andırır, Cem Yavuz’un şiir seyr’i. Dolayısıyla, sözlerine kulak verilmesi gereken bir isimdir. Günümüzde sözün kıymetten düşmesi, sıkletini kaybetmesi karşısında “söz”ün ağırlığı ve mesuliyetini yüklenip, “söz”ü yere düşürmekten imtina ettiği için takip mesafesini bunca artıran Cem Yavuz’a, bir istisna yapıp söyleşi teklifimizi kabul ettiği için teşekkür ediyoruz.

Umulur ki bu söyleşi hem kayda geçmiş olmaklığıyla, hakikati seslemek noktasında bir borcun edası olsun hem de kulağı hakikate ayarlı okur bu söyleşiden müstefid olsun…

H.Karaca   

————————————————————————————————————————————————–

 

Bundan sonra konuşacaklarımız yerli yerine otursun diye şöyle başlayalım: Wittgenstein, Tractatus’ta “Bu kitabı belki de yalnızca içinde ifade edilen düşünceleri ya da benzerlerini, evvelce kendileri de düşünmüş olanlar anlayacaktır.” diyor. En başından beri yazdıklarınızda, benzer bir deneyim talebi gözleniyor. Buradan hareketle şunu sormak istiyorum: Sanatçılar arasında, yaşadıkları zamanı ve coğrafyayı aşan bir ontolojik bağdan; bütün zahiri/belirleyici koşulların ötesinde ortak bir duyarlık alanından, bir ruhsal akrabalıktan söz edilebilir mi?

Evet, sanatçı ile eserin sunduğu görsel ve akustik hayâli seyre çıkanlar arasında oluşması muhtemel bütünlük, Fingal Mağarası’ndaki bileşik yankı misáli, muhatabın kaygı birliği ve deneyim talebiyle koşuttur. Bu açıdan ele alındığında, bakışımlı ses/yankı kaynakları olarak Án’ın içinde; zamanın dışında, üstünde ve ötesinde seyreden ru’yet sahibi sanatçıların, daha sahih bir ontolojik bağlılaşım içinde bulunmaları tabiidir… Soma ána rabt olurken, psyche zamanın dışına taşar, üstünde salınır, ötesine uzanır. Yani ki psyche, içinde her şeyin şimdi ve geçmiş olacağı ánı, bir soma aracılığıyla tecrübe etmek zorundadır. Bu çatışkı sebebiyle de sanatçının kaygısı, ‘ötekiler’den farklı olarak somapsikotiktir.

İşte bu somapsikotik yankı sayesinde zahiren birbirinden çok uzak, birbirini hiç tanımamış, dönemdeş olmayan pek çok isim arasında gider gelir tinsel akrabalık. Ve il-iş-gisiz görünen pek çok şey de, varlığın birliği dolayısıyla birbirinin tamamlayıcısı, uzantısı, bütünleyicisi, akrabası halini alır…

 

Burayı somut örneklerle biraz açalım isterseniz. Böylece bahsettiğiniz yankının doğurduğu akrabalığın/akrabalıkların izini sürüp özge bir damara ulaşabiliriz sanıyorum…

… Turner’ın Death on a Pale Horse’u ile Siyahkalem’in, o urgun bahşının demonları; Marcabru’nun “Escoutatz: İşitin!” nidalı sirventesine her dem Yúnus’un “Key odlu nesnedir” diyerek verdiği Işk yankısı; Blake’in Kaplan’ı ile Rilke’nin Pars’ı; Pergolesi’nin Stabat Mater’i ile Şah Hatáyí’nin “hep biri birinin elini almış” Nácíleri…

Hasılı Bodhi, Sefirot yahut Sidre; hangi isimle anarsanız anın en yetkin birliği temsil eden Oluş Ağacı’nı keşfe koyulmuş çemen çocuklarıdır vizyoner sanatçılar.

Bu itibarla mesela, şiirsel seyrinin kökenini, yitirilmiş asılların yankısını duyduğu ve gördüğü tabiatı temáşáda arayan Rene Char için şiir, Varlığın Evi’ne, dile, dolayısıyla da İlk ve Son’a (Alfa ve Omega’ya) dönmenin yegâne yoludur.

Aynı şekilde, 1900’lü yılların Viyana’sında Wittgenstein, Musil, Schnitzler, Hoffmanstahl, Kandinsky, Kokoschka gibi şair, düşünür ve ressamlarla derinleşen yeni bir anlam arayışının müzik alanındaki en dönüştürücü ismi olan Schoenberg’in de, müzikal sistemini kurarken yaslandığı temel kavram vizyondur. Schoenberg’in, varlığın/ın aşkın/içkin boyutlarını keşfetme yordamı olarak deneyimlediği oniki ton müziği, yorumlayanın bakış açısına göre değişkenlik arz eden bir iç-enerji barındırır. Musikalische Gedanke’yi geliştirirken William Blake, Cezanne ve Rilke’nin de düşüncelerinden esinlendiği İsveç mistiği Swedenborg ile Arthur Schopenhauer’dan önemli oranda beslenen Schoenberg’e göre, müzik sayesinde sanatçı tinsel hakikatlerin hüküm sürdüğü bir başka álemde/álemi temáşá eder; án içre benzersiz bir ru’yet tecrübesi yaşar. Schoenberg için müzik, kendisine görü lutfedilmiş sanatçının bu vizyonu sunma; bedenleme çabasından başka bir şey değildir.

Her anlamda Landscapist bir anlayışının hakim olduğu Victoria döneminde şiir ontolojisine inscape ve instress /keşf»«zevk/ gibi iki kavram armağan eden Gerard Manley Hopkins’in yarım asır öncesinden modern İngiliz şiirine kapı aralamasını sağlayan da bu vizyondur.

Keza yine bu sebeple, köklerini “ut pictura poesis ifadesinde bulan resmin yazıya üstünlüğü tezini ve iconocentrism’i ideogram yönünde bir tercihle tersyüz ederken, aynı zamanda müteal-olan’ı imleyen Erol Akyavaş resmi hemen her zaman, karşısındakini salt bir izleyici konumuyla sınırlayan bakmayı aşarak, ‘vücud’a kavuştuğu alana doğru bir seyr’i, bir ‘görme eylemi’ni teklif ve icbar eder.

Akyavaş’ın dev bir cam labirent biçiminde tasarladığı Mirac enstalasyonu, hayâl(rüya)-sem’a(ses) ve ru’yet(vizyon) kavramlarını bir nevi yeniden temellendirme denemesi olarak okunabilir. Dışarıdan yani gerçeklik atfedilen zahirí noktadan bakıldığında belli belirsiz görülen ve ancak yolun sonunda künhüne vakıf olunabilecek bir hayâli merkezine alan bu camdan labirentte seyrederken, katmanlar azaldıkça perdeler de ortadan kalkacak; hayâlle gerçek peyderpey yer değiştirecektir. Aynı şekilde giderek ses de asli sem’aya doğru sönümlenecek ve ru’yet tecrübesi, mutlak samtın hakim olduğu nihai noktada konumlanmış siyah monolitin çatlağından (muallak taşından) fışkıran bir ışın demetiyle ifadesini bulacaktır…

Sorunuza cevap oldu mu bilemiyorum; zira hepimiz, önce kendi zihnimizdeki sorulara cevap veriyoruz…

 

Bir zihinsel karmaşanın, kavramsal bulanıklığın alıp yürüdüğünü görüyoruz bu düzlemde de: Hayâl-gerçek, keşf-ta’bir, kadans-dekadans, lirik-epik, gelenek-yenilik… Bu bağlamda, yukarıda adını andığınız Schoenberg’in a(nti)tonal deneyleri ve ardından geliştirdiği oniki ton sistemi, sadece geleneği yıkmaya yönelmiş devrimci bir hamle olarak mı okunmalı? Ya da The Windhover gibi epifanik bir şaheser yaratmış Gerard Manley Hopkins’in modern şiir içerisindeki konumu ve etkisi nasıl değerlendirilmeli? Yani litograf Blake’te, Hopkins’te veya Schoenberg’te karşımıza çıkan, salt bir teknik ustalık mı? Bir de tabii bugüne baktığımızda, sonu gelmez hezeyanlarını postmodern-popsomut-çoksesli şiir diye yutturmaya çalışanların manzum sayıklamaları…

A text without a context is a pretext!” diye bir vecize var: Bağlamsız anlam olmaz. Daha serbest bir çeviriyle şöyle de söyleyebiliriz: Bağlamsız anlam, olsa olsa falan filan!..

Belki de her şey bir jonglör eskisinin hayâle lanet edip rüyaya talip olmasıyla başlamıştır. 90’ların başından itibaren logosu işgal eden haşviyyat literatürü, onun mendil cebinden çıkmadır. Halbuki bin küsur yıllık bağlamı hiçe sayıp da kavramı keyfimize göre eğip bükmesek, rüyayı olumlarken hayâli vehim sanma vehmine kapılmazdık! Zira uyku ve uyanıklık hallerine nisbetle rüya ve hayâl olarak ayrılan haller, esasında içiçe geçmiş iki uyku durumunu imler; ve “ölünce uyanacak” olduğumuz söylendiğine göre, tedricen her ikisi de rüya ya da hayâl olarak adlandırılabilir.

Aynı şekilde hayâl ve gerçek de sürekli yer değiştiren tecellilerdir. İçinde seyr ettiğimiz gerçeklik álemi bir yandan fiziki sınırlarımızı belirlerken, diğer yandan çok renkli, çok sesli bir hayâl imalathanesi olarak rumúz evrenine dönüşür.

Hayâl veya rüyayı ta’bir ederken, İbrahim yalvacın rüyasını harfiyyen gerçek kabul edip işaretin ötesine bakmayı ihmal edişini de hatırda tutmalıyız. Son olarak el alacağımız yer ise, mánâya en uygun súreti biçme, yani nizam ve güzellik küresidir…

 

İşte bu “”mánâya en uygun sûreti biçme” düzleminde değerlendirildiğinde Schoenberg’in, Hopkins’in veya Blake’in ortaya koydukları kof bir gelenek karşıtlığı, “gerçeklik”ten kopuş ya da sırf devrimcilik olsun diye sergilenmiş bir teknik ustalık deneyleri değildi herhalde…

Doğrudur; Schoenberg, tinsel hakikatlerin ve aşkın olanın sesini dışa vurmada yepyeni bir yordam, bir dil oluşturmuştu. Natürmortçu, bezemeci, temsile dayalı konvansiyonel kalıplar, onun deneyimlediği hali ta’bir ve tanzim etmesine imkân tanımıyordu. Bu açıdan büyük bir devrimciydi; ancak devrimciliğinin, şu bizim Helikon Derneği mensupları Ece Ayhan, İlhan Usmanbaş, Bülent Arel ve Bülent Ecevit’in zannettiği gibi düzayak bir dil oyunu olmakla ya da geleneği alaşağı etmekle bir alâkası yoktu. Kaldı ki Schoenberg, gelenekle ve bilhassa geleneğin zirvesi olan Bach’la çok köklü bir akrabalığa sahiptir. Tonal dönem eserlerinden olan Verklärte Nacht’ta bunun izleri açıkça görülecektir. Bu arada manevi üstadı Swedenborg’un başka gerçeklik düzlemlerine, farklı álemlere ilişkin dile getirdiklerinin İbn Arabí’nin Álem-i Misâl’ine dair uzak-yakın kimi çağrışımlar içerdiğini de belirtelim:

“… Gerçekliğin dışında, ardında, ötesinde ondan çok daha mükemmel bambaşka álemler vardır. Ki burası, ruhların ikametgâhıdır. Ve ruhlar için zaman, mekân yoktur. Mesafe ve süre söz konusu değildir. Ruh sonsuzdadır ve sonsuz olmayan bir zaman ve mekânın ne olduğunu bilmez. Öylesine yakın görünürler.. halbuki fiziksel olanla aralarında bir uçurum uzanır. Orada her şey sesli, şeffaf ve hareketlidir. Her şey bir başka şeyde var olabilir ve sonsuz derinliklerde sınırsızca gezinir… Ve ancak görü sayesinde, yüksek seyir yerlerinde tinsel bilgi tecrübe edilebilir…”

Büyük şair ve litograf William Blake’e gelince; kendisine dönemin zevkine uygun bir resim sipariş eden rahip ve tıp doktoru Dr. Trusler’a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, sanatçının eidos’a ilişkin benzersiz kavrayışıyla sıradışı tekhnesinin ne denli bütünleşik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

“… Bu dünyanın İmgelem ve Vizyon dünyası olduğunu biliyorum. Bu dünyada resmini yaptığım [yazdığım] her şeyi görüyorum; ancak Herkes aynı şeyi göremez. Cimrinin Bakışına göre, Altın Para Güneşten daha güzeldir ve Eski bir Para kesesinin Üzümlerle dolu Bir Asmadan daha güzel boyutları vardır. Bazılarında sevinç gözyaşları akıtan ağaç Diğerleri için sadece yolda duran Yeşil bir nesnedir. Bazıları Doğayı Alay konusu ve Biçimsizlik olarak görür; ve bunlara göre boyutlarımı düzenlemeyeceğim; ve Bazıları Doğayı hiç görmez. Fakat İmgelem insanının Bakışına göre Doğa İmgelemin kendisidir. Bir insan neyse onu görür.

Son olarak kadans-dekadans mevzuuna ilişkin şunu söyleyeyim: Esasen müzik alanında daha anlamlı bir yer tutan dekadans terimini bağlamından koparıp Ahmet Mithat Efendi’den mülhem pejoratif bir vurguyla kullanırsanız, meselenin şirázesini kaydırırsınız. İşin aslı, bir Cizvit papazı olan Hopkins’ten Baudelaire’e, Nerval’den Yeats’e, Schnitzler’den Lautréamont’a, Munch’tan Rimbaud’ya kadar pek çok büyük sanatçı dekadandır!

 

Yukarıda kavram karmaşasından, suyu bulandırmadan söz etmiştik. Günümüz şiir ortamında, “gerçekçilik-somutçuluk” jargonuyla sergilenen yoz-edepsiz tavırda ise, daha ziyade bir “cambaza bak” sahtekârlığı gözlenmekte. Dahası, bu ve benzeri süfli tavırların mümessilleri gerçekçilik diye takdim ettikleri “malzemeden çalma”ya kılıf uydurabilmek için, örneğin Mehmet Âkif’ten hüccet getirmeye falan kalkışıyorlar! Ne dersiniz; Âkif’ten güya “hayattan beslenen” aymaz şiir akımına ekmek çıkar mı?!.

Mehmet Ákif ve onun gerçekçiliği hakkındaki kanaatlerimi evvelce, kimi vesilerle ifade etmiştim; kısaca yineleyeyim. “Manzumelerimi yazarken ne kadar güzel şeyler buluyorum, fakat nazmın uğrunda onlardan fedakârlık ediyorum.” diyen Ákif’in şiirinde hayâl, bırakın kurucu bir birim olarak iş görmeyi, neredeyse hiç yer almaz. O muhayyeli, metafizik olanı, soyutu değil, musavveri, somutu yazar. Recaizade Mahmut Ekrem’in “Siz büyük şairsiniz; çok descriptivesiniz.” sözleriyle işaret ettiği bu tutumu Ákif, sanatının alınlığı gibi taşıdığı şu cümlelerle dile getirir: “Tabiatı doğrudan bir kitap gibi açıp okuyabiliyor musun; doğrudan doğruya tabiatı? O zaman şairsin.”

Oysaki dilin bir medium olarak tabiatla şair arasında bulunuşu, doğrudan kavrayışa imkân tanımaz; hatta bizatihi dilin kendisi, gerçeği belli ölçülerde perdeleyen, örten bir şeydir. Bu itibarla Ákif’in doğrudanlıktan anladığı ya da doğrudanlığa yüklediği anlam, sadece tasvirle sınırlıdır. Çoğu kez şiiri nazım ustalığına ve bunun getirdiği mekanizme kurban eder; vuzuhu yakalama cehdiyle uzun uzun işlediği resim ve heykeli tasvire boğar. “Realite”yi(!) resmetmek arzusundan doğan bu tasvir iştihasını, Sebilürreşad’da şöyle gerekçelendirecektir: “Edebiyatımızın tasvir hususunda bu kadar geri kalmasına, bizde resmin fıkdanı da sebep gösterilebilir. Evet, eğer vaktiyle bizde ressamlık olsaydı, belki şairlerimiz musavvirliğin kıymetini anlayarak, hayâlî değil, biraz da bu türlü, yani gördükleri gibi yazmağa çalışırlardı.” Mithat Cemal’in tanıklığıyla, “Şair manzumelerinin mevzularını kısımlara ayırıyor ve kurulacak bir makinanın parçaları gibi onlara ‘repere’ler (izler, işaretler) koyuyor, sonra nazmının montajını yapıyordu. Bu, sanat için cansız olmak tehlikesiydi.”

Ancak Ákif’in şiirini değerlendirirken, “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” diyen şairin, yürek söken bir dönemin tanığı olarak, gözlerinin önünde yitip giden bir cemiyetin ve vatanın feryádını seslemeyi yegâne görev addettiği unutulmamalıdır. Şu halde yapı ustası rikkatiyle kurduğu ‘chronicle şiir’de hayâli tedáilere yer olmaması gayet tabiidir. Ve fakat yine bu sebepten kendiyle başlayıp kendiyle bitmiş, temporal; bugün Robert Browning İngiliz şiiri için ne kadar imkân sunabilirse Türkçe şiire o kadar imkân sunabilecek bir cesim binadır onunkisi…

Sözünü ettiğiniz somutçular hakkında etraflı bir málumatım olduğunu söyleyemem; ancak anladığım kadarıyla Ákif’in odun temsilini literal almış olacaklar ki, edebiyatın ahlâkla ilişkisine dair sözlerine pek kulak asmamış ve “Avamın ağıza almaktan istihya edeceği uryan bir yığın rezaili (…) ásárı edebiye námı altında büyük büyük mahafilde inşad etmekten hiç çekinmemişler!” Evet, Ákif büyük nâzımdır. Türedilerde ise nazım sıfır, şairlik desen hak getire, üstüne bir de minima moralia! Al sana Lumpenşiyir

Benim gençliğimde de Yenibütüncü Şiir diye bir akım peyda olmuştu; sonra bilmem kaçıncı yeniler, yok Soyluherze, yok Hammunkabız… Edebiyat dergilerimiz sákıt akımlar çöplüğü gibidir; esas mesele ise şair pozuyla ahkâm kesmek yahut akım derken b.kum demek değil, şiir yazmaktır. Şiir yazanların da bu tür yaygaralara ihtiyacı yoktur zaten…

Alayına Hayretí’den bir beyit:

Baş eğmeziz ererse göğe başı câhilin

Árifleriz efendi, zaráfet esíriyüz

 

 

Melâmet arşivinden…

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...