21 Ocak 2018 Pazar
ANA MANŞET - Blok 2 - KAYITLARA GEÇSİN >>
31.Mayıs.2017 13:22

Divane’nin biri karısına demiş ki:

Şu bizim komşumuz Çulha Mehmed’in adı neydi?

-Mehmet diyorsun ya!..

-Yok, yok san’atı nedir desem gerektir?

-Çulha diyordun ya!..

-Yok, yok hangi mahallede oturur desem gerekti.

-Komşu diyorsun ya!..

Bunun üzerine bizim Divane demiş ki:

-Şu kadın beni hiç konuşturmayacak!..

Lamii-zâde, Latifeler’den…

 

Avam, nâdân, yığın, kitle…

Günümüzün diktatörü olan ve tüm yeryüzüne iktidarını kabul ettirmiş, sayıları milyonları bulan bir insan tipini tanımlamak için bu kelimelerden hangisini kullanmalı?

İçinde yaşadığımız dünya, nesnelerin çeşitliliği, çokluğu nedeniyle dünya hayatının aslının kaybedildiği bir yer hale geldi. Binlerce nesne içinde aradığımızı bulamıyoruz. Hemen herkes, derdinin çokluğu buna karşın dostunuz azlığından şikâyetçi.

Masalların dünyasının gerçekçi olmadığı söylenir ama bu, doğru değildir. Gerçeğin, hakikatin elden kaçtığı dünya, asıl bizim şu içinde yaşadığımız hiper gerçekliğin dünyasıdır. Masalların dünyasında “aslolan” açıkça bellidir: Dünya hayatında “iyiler” ve “kötüler” mücadele halinde olacaktır. Çocuk, masalların dünyasında bu bilgiyi çok kesin bir şekilde öğrenir. Bugünse bu kesin bilgi, günümüzün dünyasında “kötüler” eliyle örtülmüştür. Günümüzün dünyası, tüm yeryüzünde hükmünü yürüten bir “Nefs İmparatorluğu”dur. Bu nedenle de bugünün dünyasında “iyiler” ve “kötüler”in mücadelesi, her zamankinden başkadır ve çeşit çeşit enstrümanlarla saklanabilmektedir. İşte avam, nâdân, yığın, kitle insanı; saklı olan, gizli kalan, “iyiler” ve “kötüler” arasındaki bu mücadelenin farkına varması engellenen insandır. Ona kızamayız. Onun halinden bir haberi yoktur. Biyolojik bir haz hayatını arzulayarak yaşar. Başına, dünya hayatının anlamını kavratacak bir hal gelse bile algı kapıları kapalı olduğu için olup bitenin farkına varamaz. Başına geleni hemen savuşturmaya çalışır. Başında kalmasını istemez.

Gerçeğin şu olduğu da söylenebilir: Bu, bin yıl önce de böyleydi, daha önceleri de… Doğrudur. Bin yıl ve daha önce de insanlık, dünya hayatının anlamından uzak düşmüştü. Bu bir gerçektir. Nitekim, bugün sahip olduğumuz tüm hikmetler, tam da bu nedenle bugünün insanlığının önündedir. Ancak yaşadığımız çağ, insanın soyut varlığını veba gibi ele geçirip yayılan bir illete yakalanmış durumda. Vebanın, kişinin bedenine verdiği zararı gözlerimizle görmemiz mümkündür. Ancak bu illetlin yaptığı tahribat, kişilik üzerinedir ve dışarıdan bunun fark edilmesi mümkün değildir. Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell’ın kitaplarına da ad olan Narsisizm illeti’dir bu. Şu bizim Çakal’ın rengini toza toprağa bulayan…

Anlatıldığına göre Mavikuş’un bir zamanlar pek çirkin tüyleri varmış. Ama hiçbir nehrin karışmadığı bir gölde dört sabah boyunca her sabah dört kere yıkanmış. Her yıkanışında da şu şarkıyı söylemiş:

İşte burda yatan şu suya

Daldım olanca hızımla

Ben de mavi olsam n’ola…

Dördüncü sabah tüm tüyleri dökülmüş. Ama beşinci sabah Mavikuş’un sudan çıktığında tüm tüyleri masmaviymiş.

Bunlar olurken bizim Çakal, kuşu izliyormuş, lakin sudan da çok korkuyormuş. Beşinci sabah olanları görünce demiş ki: “Ben de mavi olmak istiyorum. Senin o çirkin rengin nasıl da değişti, gökte uçan her şeyden daha güzelsin.”

Çakal o zaman parlak yeşil bir renkteymiş. Sonunda bir cesaret, kararlılıkla o da dört kez suya girmiş ve beşinci sefer çıktığında tüyleri onun da masmaviymiş.

Ama işe bakın ki bu güzelim masmavi tüyler gururlanmasına neden olmuş Çakal’ın. Yürürken etrafına bakıyor ve güzelliğini gören var mı diye bakınıp duruyormuş. Bir gün, yine böyle yürürken, önünü görmeyip düşmüş ve üstü başı toz toprak olmuş. İşte o günden beri tüm çakallar, bizim Kızılderili dostlarımıza göre, toz toprak rengindedir.

 

“Şu kadın beni hiç konuşturmayacak…”

Değişen nedir bu Kızılderili efsanesinde anlatılan Tilki’nin hikâyesinden?

Değişen şudur: Yaşadığımız dünyanın adını ne koyarsak koyalım, bu çağın insanı, geçmiş çağlarda sadece belli, sınırlı bir grubun yakalandığı Narsisizm illetine bütünüyle yakalanmıştır. Şeytanî bir dünya tasavvuru şekillendirilmiş ve geçmişte eli kalem tutanların, okumuş yazmışların, âlimlerin yakalandığı bu illet, Müslüman toplumların insanlarını bile bugün hasta etmiştir. Burada şu tespiti yapmanın zarureti var: Narsizim, Faustiyen bir arayışın hastalığıdır ve geçmişte şairler, ressamlar, müzisyenler arasında hükmünü yürütmüştür. Hatta hükmünü öyle yürütmüştür ki bir şair, ressam ya da müzisyende bu illet yoksa onun şairliği, ressamlığı, müzisyenliği eksik bile sayılmıştır. Narsizim illeti, günümüz insanına şairlerden, ressamlardan, müzisyenlerden, filozoflardan geçmiştir. Kaynak budur. Ancak kaynakta bu durum bugün engellense de sular çoktan bulanmıştır. Hastalıktan kurtulmanın tek yolu yine kaynağın gerçek mahiyetini bulmasından geçmektedir. Şair, sanatçı, filozof, kendine üflenen nefesi kendi nefesinden çıkarırken ontolojisini yeniden bulmak durumundadır.

Kuşkusuz şair, ressam, müzisyen ya da filozof, pek ender bir halet-i ruhiyeyi yaşamakla imtihan edilmektedir. Onun bu imtihanı dünya hayatı içinde durumunu yeterince güçleştirecektir. Sanat ve düşünce tarihi, biraz da resmettiğimiz bu görüntünün tarihidir. Sokrates’in ironisi, ona arayışında güçlü bir yol, yordam olduğu kadar onu koruyan bir kalkandır da. Thales, geceleyin gözlediği göğe sabahleyin de gözlerini diker. Bir gün o halli yolunu yürürken, düşüp toz toprak içinde kalır. Platon, “Thales, yıldızları gözlemlerken ve yukarıya bakarken bir kuyuya düşer; nüktedan ve zeki bir Trakyalı kız onunla şöyle alay eder: Gökte ne olduğunu anlamak istedi, ama önünde ve ayaklarının altındaki şey onun için gizli kaldı.” derken filozofların bir hatasına işaret etmek ister gibidir. Lakin Trakyalı o kızın fark ettiği şey, sanıldığı kadar zor bir şey değildir. Aksine basit bir benzerlik ilişkisi kurulmuştur. Platon’un, varmak istediği için örneği yerindedir. Bizim vurgulamak istediğimiz için de onun örneği çok uygun. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, kendisinde Thales’te olana dair en ufak bir iz olmaksızın kendini onun gibi gören yığınların dünyasıdır ve bu yığınlar kendilerini, yollarını, “doğru” yürümenin despotu olarak tanımlamaktadırlar. Despotlukları, sayıları milyarları bulan çokluklarından geliyor. Milyarlarca insan, hazza batarak aldanıyor. Sayıları çok olduğu için de aldanışlarının farkına varamıyorlar.

Milyarlarca insansa bir başka nedenden yokluktan, kıtlıktan, açlıktan aldanıyor. Bu devasa grup, sayıları çok olduğu için değil içlerinde bulundukları durum düşünce güçlerini dumura uğrattığı için kaldıkları daireden dışarı çıkamıyor. Bu nedenlerden ötürü de bugün dünya üzerinde insanlar, yazımızın alınlığıdaki “Divane” gibi bir türlü kendisinin konuşturulmadığı düşünmekte. Konuşacak sözü olup olmadığıyla asla ilgili değildir böyleleri. Bugünün dünyası böyle düşünen milyarların hegemonyası altındadır. Şiirden felsefeye, iktisattan siyasete her alanda avamîleşme, yığınlaşma, nâdânlaşma, kitleleşmenin zamanını yaşıyoruz.

 

Popülizm… Dünden Bugüne

Olgunun adına bir zamandan beri “popülerleşme” deniliyor… Türkiye’de “popülizm” olgusunun 1980 sonrasında başladığı ve bugünlerdeki aşamasına geldiğini söylemek mümkün. 1990’lı yılların pop, arabesk müzikleri, doğal olarak gençliklerini yaşayan kuşağı etkiliyor. Bu müziklerin karşısındaymış gibi duran “özgün müzik” var o yıllarda. Bu müzik de bir başka popülizm taşıyor. 1980 sonrasında resim sanatının “popülizm”den etkilenmesi, müzikle hiçbir benzerlik göstermiyor. Türkiye’de resim sanatı, hiçbir alanda olmadığı kadar “Batılılaşmış” durumda çünkü. Türkiye’de “yabancılaşmış” bir zümreye hitap ede gelmiş hep. Resimdeki “popülizm”, ressamların akıllarıyla sanatlarına yaklaşmalarının bir semptomu olarak tezahür ediyor. Neticede ressam, içinde şairâne ikamet ettiği, boyaları, tuvalleri, müziğiyle bir hayat-ı hakikiyye sahnesi olan atölyesinden uzaklaşıyor. Küratörlerin aklına teslim oluyor; yalnızlığını, bağımsızlığını kaybediyor. Dünyada da işler böyle oluyor çünkü. Can Yücel’in deyişiyle “sanat sevicileri”, resim sanatının doğasını başkalaşıma uğratıyor. Hem de bizzat ressamları eliyle.

Romana gelince… Popüler roman, çok daha eski bir mesele. 1870’lerde Eugene Sue’nun Paris’in Gizemleri romanının tefrikası için Le Circle gazetesi, yıllık 150 bin frank veriyor. Karl Marx’ın Kutsal Aile’de bu durumu eleştirmesi boşuna. Roman, öyle etkili oluyor ki, yoksulluk ve umutsuzluktan kıvranan bir işçi, Eugene Sue’nun evinde kendini, şu notu bırakarak asıyor: “Bizi seven ve anlatan bir yazarın çatısı altında kendimi asarsam ölümün daha kolay geleceğini sanıyorum.” Bugünse böyle bir şeyi gözlemek zor. Günümüzün popülizm ideolojisi, yığınlara kendilerinin “özel” olduğunu vurguluyor sürekli. Biyofilik bir kişilik, günümüzün popüler insanı. Kendini aç kalsa bile bir adanmaya bırakacak gibi görünmüyor. Ne pahasına olursa olsun, yaşamak istiyor. Kendini, kendi yoksulluğu için bile kendinden daha aşkın bir değere adaması düşünülemez. Roman türünün popülizmle olan yakınlığı bugünlere dek başka birçok aşamalar geçirerek geldi. Son aşama, “romancı” denen kişiliğin bir pop ikonuna indirgenmesine dek vardı. Dolayısıyla resim sanatını söz konusu ederek sanatın sonunun konuşulması, roman türü için çok daha gerçekçi görünüyor.

Son yüz elli yıldır müzik, resim, roman alanlarındaki popülerleşme aşamalar kaydederken şiirin bağımsızlığı göz kamaştırıcıdır. Şiir, özellikle Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı dönemlerinde kimi şairlerin ideolojik kimliklerinden ötürü popülerliğe kavuşmalarından bile etkilenmemiştir. 1920’li yılların ortalarından başlayarak siyasal içerikli şiirler yazan Nâzım Hikmet’i düşünelim… 1929’da yazdığı Jokond ile Siyau’su siyasal göndermeleri ve fantastik dünyasıyla benzersizdir. Ne öncesinde ne de sonrasında bir başka örneği yoktur. Nâzım, 1950’li yıllarda dünya çapında bir popülariteye kavuşur. Ancak ne onun bu dünya çapındaki şöhreti ne de en az onun kadar kendini bir başka davaya adayan Necip Fazıl’ın ulaştığı “üstad”lık mertebesi, şiirlerine bir zarar verir. Şairler, siyasal nedenlerle kitlelere yaklaştıklarında bile yığınlara, avama, nâdâna prim vermezler. En azından şiirin asıl büyük kolu için kesinlikle bu bir gerçektir. Ne var ki bilhassa 2000’lerden sonra durum şiir için de değişmeye başlar. Son on, on beş yılda, 1970’li yıllarda popülizm nedeniyle tümüyle kendini yok eden sosyalist şairlerin hatalarını Müslüman duyarlıklı çevreler de bile isteye yapmaya başlarlar. Ve bugünün “halktan yana bir İslamcı olacağım” derken popülizm ideolojisinin kullanım nesnesine dönüşen İslamcı şiiri böylece gelişir. Halktaki irfanı akılla anlamaya çalışan şairlerin cümlesi çuvallar. Ortaya içine ya duygusal ya da sözümona bıçkın, siyasal, İslamcı lafların karıştığı boş laf yığınları çıkar. Avam, yığın, kitle Narsisizm noktasında şairlere benzerken Müslüman duyarlıklı şairler de avamlaşır. Avamlık, prim yapar. Şair, zaten tırmanmaya yeteneği, isteği, donanımı olmadığı nefs dağından aşağıya agoraya iner ve yığına karışır. Günün İslamcı şairlerinin agorada yığınlar arasında yeri protokolde ayrılmıştır. Narsizim illetli konusunda onlarla yarışan yığınların önü, yanı değil epeyce arkasıdır burası. Şair, yerini kaybetmiştir.

 

Tasfiye Lâzım!..

Günün şiiri, popülerlik ortak paydasında birleşmiş ve müthiş bir irtifa kaybına uğrayarak donmuş durumda. Özellikler, şartlar farklı olmakla beraber benzer bir durum, 1930’lu yıllarında sonunda yaşandığında Gavsi Ozansoy’un 5 Ocak 1940 tarihinde İstiklal gazetesinde yayımladığı “Tasfiye Lâzım” adlı yazısı epeyce ses getirir. Ozansoy, Nâzım Hikmet’in 1928’de Resimli Ay dergisinde gerçekleştirdiği “Putları Yıkıyoruz!..” çıkışının izinden gider. Genç kuşağın sesi olur. Genç kuşak; donmuş, adlarının cüsseleriyle edebiyat ortamını işgal eden önceki kuşağın isimlerine isyan bayrağı açmaktadır. Gençler, hazırladıkları tasfiye listesinde şu isimlere yer verirler: Yahya Kemal, Reşat Nuri, Fazıl Ahmet,  Mahmut Yesari, Aka Gündüz, Vâ-Nû, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Şukufe Nihal, Behçet Kemal vesaire… Hatta daha da ileri giderek listeyi genişletmek için anketler düzenlerler.

Elbette 1940’ın öncesi var… Bugün şiirle yakından ilgilenenler bile Garip Akımı’nın yaptığı “tasfiye”yi biliyor. Oysa Orhan Veli ve arkadaşları, şairliği itibariyle oldukça zayıf olan Gavsi Ozansoy’un çıkışına, ondan da önce Küllük çevresinde sıkışan toplumsal, siyasal, sosyal atmosfere çok şey borçludurlar. Dahası onun bir sonucudurlar. Bina inşa edilmiştir ama binaya sanatsal bir karşılığı olacak ad, Orhan Veli ve arkadaşlarına kalmıştır. Doğrusu onlar da bunu kendilerince iyi başarırlar.

“Yeniler”in bu çıkışına karşı “eskiler”in de boş durmadıklarını hemen söyleyelim. 19 Ocak 1940 tarihli Akşam gazetesinde Şevket Rado, tasfiye meselesiyle ilgili bir karşı anket hazırlar. Yusuf Ziya, Mithat Cemal, Halid Fahri, Şukufe Nihal ve daha başkaları da ankete katılır. Okkalı eleştirilere okkalı cevaplar verirler. Hâsılı işler büyür, genişler…

Günümüzün şiir ortamında böyle bir görüntünün yeniden yaşanması bir canlanmaya yol açabilir. Ama böyle bir takat genç şairlerde görülmüyor. Popülizm ideolojisi, şairlerden de kendilerini aşan idealler uğruna yaşamalarını almıştır. Edebiyatın uzamında gerçekleşen sanatsal diyalog, günümüzde yerini basit bir alış veriş farsına bırakmıştır. Gençler tefsiye yapacak takatten yoksun çünkü tavsiye değil takviye yapmanın bir getirisi olduğunu, birer şark kurnazına dönüştükleri için fark etmiş durumdalar.

Son on, on beş yıldır Türkiye’de edebiyat ortamında işler böyle bir avamîlikle döndü. Fakat vaktiyle Samuel Beckett’in dile getirdiği “aşılamaz yoksulluğuna içerlemeyen ve alış veriş farsına kapılmayacak denli gururlu bir sanata ulaşma” isteğine benzer bir sesi yeniden duymak, duyurma zamanındayız. En azından bazılarına düşen yük, sorumluluk bu. Dahası “işin aşlı” bu güzelliği de…

 

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...