25 Haziran 2018 Pazartesi
Yusuf Tosun >> BERLİN MED-CEZİRLERİ
25.Nisan.2017 22:13

“Korkma!
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanar dağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar ;
Değil mi cephemizin sînesinde îman bir;
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;
Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,
Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;
Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz!
Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer,
Hudâ’yı boğmak için saldıran cünûn-i beşer;
Nasıl ki nûr-i hakîkatle çarpışan evhâm;
Olur şerâre-i gayretle âkıbet güm-nâm,
Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak,
Yakında kurtulacaktır bu cephe…
– Kurtulacak?..
Demek yıkılmayacak kıble-gâh-ı âmâlim..
Demek ki ölmüyoruz…
Haydi arkadaş gidelim!”

(Mehmet Akif Ersoy, Berlin, 18 Mart 1915)

 

Şehir Canlıdır

Şehir yapılarıyla ve dahi cadde, sokak ve meydanlarıyla kendini ele verir. Yılların hafızası buralarda gizlidir çünkü. Ağaçlar/bitkiler büyür, gelişir, şekil değiştirir, kurur, odunlaşır ya da toprağa karışırlar. Hayvanlar ise hareket halinde ve sınırlı bir ömre sahiplerdir. Şehrin en önemli aktörü insanlar ise mahdut bir ömre sahip olarak buralarda yaşarlar. Ama yapılar öyle değil! Bütün bu olup bitenlere tanıktırlar ve yine bütün olup bitenlerin izlerini üzerinde taşırlar. Cansız gibi görünmekle birlikte tarihe canlı tanıktırlar aslında.

Bu nedenledir ki; ilk gittiğim şehirlerde o şehrin yapılarına dikkat kesilirim. Gittiğim bütün şehirlerde yapılar bana o şehrin halet-i ruhiyesini fısıldar çünkü. Bir sırdaş gibi olup-bitenleri bir bir yüzlerinden okurum. Çünkü o yapılarda şehrin duygularını, heveslerini, acılarını, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, savaşlarını, barışlarını, seferlerini… okumak mümkündür. Adeta sizinle konuşur kaldırımlarında yürüdüğünüz sokaklar. Meydanlar ise şehrin hülasasıdır. Size bütün olup bitenleri bir çırpıda özetler.

Bu duygularla birkaç gündür Almanya’nın başkenti, Avrupa’nın önemli yerleşim merkezlerinden Berlin’i gezip gözlemliyorum. Baharın yeni yeni yüzünü gösterdiği günlerde Berlin’in orta yerinde uçsuz bucaksız yemyeşil bir park ormandan yürüyerek şehre dâhil oluyorum. Öyle ki; içinden nehir geçen bu Tiergarten ismindeki park orman şehir algımı alt üst ediyor. Şehirden çok orman dikkatimi çekiyor. Yaklaşık dört milyon nüfuslu başkent bir şehrin orta yerinde devasa bir park orman nasıl dikkatlerden kaçsın ki?

 

Kendimi toparlayıp bir zamanlar şehri bir cetvelle ikiye ayıran Berlin Duvarı’nın giriş kapısında oturup doğu-batı fotoğrafları çekiyorum boyuna. Tarihin utanç noktasında yaşananları, o yıkık duvarlardan dinliyorum. Hala sembolik olarak duran o kapıda yaşanan dramlar canlanıyor hafızamda. Anlıyorum ki; şehir hiçbirşeyi ama hiç-bir-şey-i unutmuyor. Duvarları, binaları, anıtları, yolları, meydanları ile şehir derin bir hafızayı içinde barındırıyor.

Şayet bir şehri daha yakından tanımak istiyorsanız, ona dokunmalısınız mutlaka. İçine karışıp kılcal damarlarından akmalısınız şehrin. Kısa bir gözlem onunla sırdaş olmanıza yeterli. Oturup konuşmalı, dertleşmelisiniz ara ara. İç dünyasına girip yaşadığı acılara ve sevinçlere tanıklıkta bulunmalısınız.

 

Berlin Yaşlı Bir Şehirdir

Berlin, az katlı binalardan oluşuyor. Gözü rahatsız eden yüksek ve çarpık binalar pek yok. Bu durum iyimser bir atmosfer oluşturuyor ilk adımda. Eski-yeni bina uyumunda keskin virajlar da pek yok. Camileri, kiliseleri, sinagogları… şehrin inanç ikliminde çok belirgin gözükmüyor.  Velhasıl korkutmuyor insanı Berlin. Lakin temkinli olmayı telkin ediyor sessizliği. Sakin ve asude bir görüntüsü var ilk bakışta. Yollar nizami, kaldırımlar tekdüze, meydanlar yerli yerinde. Yerin üstü kadar altında da yolları, köprüleri tünelleri…  var. Yani şehir, hem üstten, hem de alttan bir ağ gibi sarılmış. Dolayısıyla ulaşım gayet rahat, telaş yok.

Nehirler, kanallar ise şehre cansuyu vermiş. Sıcaklığını sudan alıyor gibi Berlin. Şehre nefes olan yeşil alan ve ormanlar korunmuş. Buna rağmen yorgun bir şehirle karşı karşıyasınız. Yılların kamburunu sırtında taşıyan ve içindeki mutsuzluğu yüzüne yansıyan bir şehirde olduğunuzu anlamak için çok beklemeniz gerekmiyor. Bu yılgın ve yaşlı şehirde ufukta umut da  soluk gözüküyor. Buna rağmen dolgun ve doygun bir görüntüsü var Berlin’in. Şehir her şeye rağmen belli bir düzen ve disipline sahip. Her şey belli bir kural çerçevesinde cereyan ediyor.

Belli ki; şehir de bir disiplin içerisinde gelişip boy atmış. İnsanları da bu disiplinli ve kurallı gelişim-değişimden nasibini almış haliyle. Ya da şehre bu düzen ve kuralı koyan da o insanlar değil mi?  Öyle…

Çalışma tempoları ve iş disiplinlerine şahit oldum üretim bantlarını gezerken. Hayran kalmamak elde değil. Yılların birikintilerini mükemmel değerlendirmişler ve dünyaya bu aklı satıyorlar şimdilerde. Yüzlerce ülkeye ürün ve hizmet satan dünyanın en önemli firmalarından Simens bu gezide şahit olduğum bir örnek. Simens’in Berlin’deki fabrikasını gezerken şehirle ilgili duygularınız daha da pekişiyor. Hayran kalıyorsunuz, gıpta ediyorsunuz ve asıl geri kalış nedenlerinizle birlikte nasıl bir başlangıç yapılması gerektiğinin sinyallerini de alıyorsunuz haliyle. Tabi bütün bunlar, bir bedel karşılığında olmuş. Uzunca bir serencamın emeği var burada. Yaşanan acılardan ders almışlar ve bu acıları tecrübeye dönüştürerek değişmeyi, dönüşmeyi ve yükselmeyi başarmışlar. Bağırıp çağırmak, küfretmek, efelenmek… çözüm değil; çalışıp çabalayarak kazanmak, tırmanışa ve de yükselişe geçmek gerekir.

 

Batı Yaşlanıyor

Bütün şehirlerin kendine özgü hikâyeleri var elbette. Berlin’in de öyle… Ancak şimdilik bu hikâyenin detaylarına girme niyetinde değiliz. Bizi şehrin son hali, el-an geldiği yer daha çok alakadar ediyor. Hemen ifade edelim; söz konusu şehrin yorgun, yılgın ye yaşlılığı sadece Berlin için değil, batı şehirlerinin çoğuna hâkim. Bu durumun bir sebebi olmalı hiç şüphesiz.

Anlaşılan batı yaşlanıyor, yaşlılığın verdiği yorgunlukla da çatırdıyor haliyle. Yani kendini tez elden teşhis edip tedavi yoluna gitmezse, sahnedeki yerini bırakacak gibi gözüküyor. Bu da bize gösteriyor ki; batı şehirleri ruhunu kaybediyor. Yeni dinamiklerle ayağa kalkmazsa, çöküş yakındır. Zaten huzursuzlukları ile birlikte var olan saldırgan ve çatışmacı ruh hallerinin ana sebeplerinden biri de bu değil mi?

Bu ruh halini insanlarında da gözlemlemek mümkün. İnsanları genelde sakin bir yapıya sahip gözüküyor. (İçindeki fırtınaları bir kenara bırakırsak tabi!) İtişip kakışma, koşma-koşuşturma pek yok gibi. Rahat bir yürüyüş hâkim hayatlarına. Gelecek endişe ve telaşı olmadığı gibi, geçim derdi, aç kalma kaygıları da yok. Bu da haliyle hem yaşama sevincini, hem de gayret, çalışma, kazanma azmini köreltiyor. Yani hem şehir, hem de insanları bir doyum ve dolgunduk noktasına erişmiş ve daha ötesine gitme hususunda mecali tükenmiş gözüküyor.

İşin doğrusu Berlin’de şehri canlı kılan ana unsur, burada yaşayan yabancılar. Özellikle Doğu Berlin bölgesinde yaşayan Türk yoğunluklu bölge şehrin en önemli yaşam kaynağı.

 

Berlin Duvarı

1990′lı yıllarda yıkılan Berlin duvarının iki bölgedeki (doğu-batı) yansımalarını açıkça gözlemlemek mümkün. Doğu Berlin daha çok taşra görüntüsü verirken buna karşın Batı Berlin daha modern bir şehir yapısına sahip.

Şehirde yaş ortalamasının yüksek olması da temel bir endişe olarak göze çarpıyor. Yani şehir,  olgun bir tavır takınıyor ama yaşlılığını üzerinden atamamış. Oysa şehir, fiziki olarak ne kadar yaşlı olursa olsun, duyguları hep genç olmalı. Hep on sekiz yaşında, hep bıçkın bir delikanlı ya da genç bir kızın duygu ve hayallerini içerisinde barındırabilmeli. Yeri geldiğinde ise olgunluğunu elden bırakmamalı. Çünkü; içinde hayallerini barındırmayan şehirler berhava olmaya mahkûmdur.

 

Akif’e Selam

Berlin’e gidip Mehmet Akif’i hatırlamamak mümkün mü? İşin doğrusu Berlin seyahati boyunca onunla gezinip durdum.  1914-1915 yıllarındaTeşkilat-ı Mahsusa tarafından görevli olarak yaklaşık üç ay kaldığı Almanya’da İtilaf Devletleri’nden alınmış Müslüman esirleri ziyaretini anımsadım. -Ki bu Müslüman esirler için kamp yapılmıştı burada ve yaklaşık yüz bin Müslüman esir bu kamplarda yaşıyordu.

Akif, Berlin seyahatinin yansımalarını “Berlin Hatıraları” şiirine konu edinmiş. Bu seyahat boyunca son kısmı yazının girişinde, giriş kısmı ise aşağıda yer alan  o uzunca Berlin Hatıraları şiirini yeniden okudum ve yaşadım:

“Biraz da kahveye çıksak…” demişti arkadaşım.
O doğru söylemiş amma, ben eğri anlamışım:
Mahalle kahvesi nerden de geçti zihnimden?
Bakılsa geçmemeliymiş… Bilir miyim onu ben?
Mahalle kahvesi… Berlin… Münâsebet mi dedin?
Fakat ricâ ederim, dinleyin, inâyet edin:
Fakîriniz en açık bir söz olsa, mecbûrum,
Kafamda bulduğum eşyâyı aktarır dururum
…”

Yoruma kapalı.

Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...