19 Nisan 2018 Perşembe
MEMLEKET MESELESİ >> BDP ve özeleştiri
16.Nisan.2014 11:22

“Camideki ibrik olma”nın ne anlama geldiği üzerine BDP, bugüne kadar düşünmedi. Bundan sonra düşünebilir mi bilemiyorum. Eğer düşünebilirse, bu, Türkler için de Kürtler için de enstrümanlar farklı gibi olsa da aynı şeyleri düşünmek anlamına gelecektir. 

——————————————————————————————————————————————

Şair Süreyya Berfe ile şair egosunun halleri üzerine yaptığımız bir sohbette Siirtli bir arkadaşımdan işittim. İnsanın kendini olduğu gibi görememesi üzerine Kürtler şöyle diyorlarmış: “Tujil misgefti mizineki.” Ne işitmişsem öylece yazıyorum. Bu söz İngilizce olsaydı ve ben yanlış yazsaydım, kendimi kötü hissederdim. Ama Kürtçe olunca hissetmiyorum. Çünkü ayıp, kusur görmek derdinde insanlar değiliz bizler. Birbirimizi yargılayacak değiliz. Birbirimizi eleştirerek oluşturmaya devam edeceğiz. Aramızda her ne olmuşsa olsun, bu eleştiri biçimi bizi geliştirecek. İngilizlerle ya da aramızdaki böyleleriyle birbirimizi sürekli tartmak zorundayız. Oysa camide ibrik olmak isteyenler arasında, içindeki suyu soğumuş kırmızı toprak testinin edasına yer yoktur. Harareti birbirine karşı yükselmiş insanlar değiliz biz. Varsa bir hararetimiz birbirimize değil başkalarınadır. Buraya sonra geleceğiz. Dahası buradan hiç ayrılmayacağız. Şimdilik şu eleştiri meselesine biraz uğrayalım.

Bir eleştiri biçimi var. Özel bir şey… Bu özel eleştiri biçimine “özeleştiri” diyoruz. İşte bunu yapamayanlar için Kürt kardeşlerimiz bu atasözünü oluşturmuşlar: “Sen kendini camide ibrik mi sanıyorsun!”. Böyledir, kendimizi durmadan tasarlarız. Giderek bir “sanı”ya dönüşürüz bu yüzden. Kimimiz boş bir ibriktir ama boş olduğu dışarıdan görünmediği için kendini dolu olarak görür; hatta böyle olduğunu kolayca gösterebilir, birilerini de buna inandırabilir. Birinin onun boş olduğunu bilmesi, onun kendisini boş olarak sanmasını da engeller. Bu bakımdan birinin bizim halimizi bilmesi, bizim halimizi birine bildirmemiz, onu kendimizden haberli kılmamız, her şeyden önce bizim için hayırlıdır. Kendimizi “sanmak”tan ancak böylece koruyabiliriz. Köroğlu’nun, namıyla işlerini yürüttüğü gibi işlerimizi bir süre yürütebiliriz. Fakat bu, uzun sürmeyecektir. Sürmemelidir. Efsane anlatmıyoruz. Efsane değiliz. Ölümlü insanlarız. Ve zaten öleceğimize göre, ölümü değil yaşamayı seçmeliyiz.

“İbrik”ten uzaklaşmayalım biz. Ondan uzaklaşınca dedelerimizden uzaklaşmış oluruz. Dedelerimizin yaşlılığı bizim gibi değildi. Bugünün yaşlıları birbirine benzemiyor. Dedelerimizin yaşlılığı birbirine benzerdi. “İbrik”ten uzaklaşmayalım biz… Onda kendimizi bulacağımız köken bilgisi var.

Diyelim ki dolu bir ibriğiz… Ama nerede duruyoruz, dolu bir ibrik olarak? Bir ibriğin kendini testi sanması ne fenadır? Ama lütfen, kendi şairliğinin büyüklüğü için hocasınınkini aşağılayan Arthur Rimbaud ile karıştırmayın sözümü: “Kendini keman sanan oduna ne yazık” diyordu on yedisinde Rimbaud, hocasına, şiir söz konusu olduğunda. Haklıydı da ama bizler bir yarışta değiliz. Üstünlük hastalığına da yakalanmış değiliz. Öyle olamayız. Evet, kendini testi sanan bir ibriğin hali fenadır. İbrikten kimse su içmez. Ama ibrikle, Müslümanlar abdest alır. İşte o zaman, ibrik testiyi geçer. Naylondan ibrik, içi soğumuş, kırmızı topraktan testi karşısında, ilişkili olduğu anlam dünyası içinde kendiliğini izhar eder. Artık o, abdest suyunun yüceliğine ulaşmıştır. Ayakyoluna da götürülse değerini bilenler bilir: “Sen kendini camide ibrik mi sanıyorsun!” Duyduğum en güzel atasözlerinden biridir bu. Kürt kardeşlerimin imanı yankılanmaktadır bu sözde. Kendimi onların sorusunun muhatabı bulmaktan mutluyum.

Bunu sık sık kendimize söylemeliyiz. Yoksa birileri bize söyleyecektir. Sormalıyız kendimize: Biz, kendimizi camide ibrik mi sanıyoruz? En başta Kürtleri, bir siyasî parti olarak temsil ettiğini iddia eden BDP sormalı. Ama o geçmişte sıkça başvurdukları diskurlarına sığınıp, “Bakın bize ibrik diyorlar”, deyip de kendilerini küçümsediğimizi söylememelidirler. Çünkü bu, doğru değildir. Niyetimiz kusurlarımız varsa onu örtecektir. Kusur peşinde değiliz. Geçmiş, üzerimizde uyuşukluk veren bir örtü gibi olmamalı. O uyuşukluğun verdiği uykudan kalkınca başımız ağrıyacak ve birbirimizi o ağrıdan bilmeye devam edeceğiz gene. Bunu isteyen kimseler elbette çok olacaktır. Fakat, bir siyasi parti bunu isteyemez. BDP, geçmişte yapamadığı “özeleştiriyi”, önce kendi içinde sonra kamuoyu önünde, işin içine hafifletici sebepleri katmadan bir bir yapmadıkça kendi gözünde arınabilir mi? Bu bana pek mümkün görünmüyor. Kendini hep dolu ve doğrultulmuş bir kaleşnikof sanıp tasarlamak, öyle sanmak, bir siyasî partinin söylemi olamaz.

Eminim olmayacaktır da… Türkiye’de Müslümanlar, rahmetli İhsan Turgut’un bir kitabına ad olan kavramsallaştırması gibi: “Tarihte tatil”e çıkarıldılar. Ama öyle turistlerinki filan gibi değildi bu tatil. Düşünce güçleri zayıflatıldı. Ellerinden düşüncenin enstrümanları alındı. Türkçe ya da Kürtçe… Düşünemez hale getirildiler. Bugün de bu böyledir. Düşünenlerimiz, Türkçe ya da Kürtçe düşünmüyorlar. Düşüncelerimizin enstrümanları yerli değildir. Bakmayın Latin alfabesinde Türkçe, Kürtçe göründüğüne. Çıkarıldığımız “tarihteki tatil”in farklılıklarından bizler kavgaya tutuşturuluyoruz. Aldatılmışlar olarak, aldanışlarımızın farklılığı için bağırıp çağırıyoruz. Tarihte tatile çıkarılmayı bir reddedebilsek, düşüncemizin enstrümanları birbirimizi anlamaya müsait hale gelecek. Birimiz “ibrik” dediğinde, öbürü kendini aşağılanmış sanmayacak.

“Camideki ibrik olma”nın ne anlama geldiği üzerine BDP, bugüne kadar düşünmedi. Bundan sonra düşünebilir mi bilemiyorum. Eğer düşünebilirse, bu, Türkler için de Kürtler için de enstrümanlar farklı gibi olsa da aynı şeyleri düşünmek anlamına gelecektir. BDP’nin ergenlik düşüncelerinde sıyrılması, çarçabuk olgunlaşması gerekiyor. Bu, kolay bir şey değildir. Özerklik pazarlığının ontolojik bir zemininin olmadığı çok açıkken sırf pazarlık olsun da o olmazsa başka şeyleri koparırız mantığıyla hareket etmek son derece yersizdir. Bayrakla, İstiklal Marşı’yla hesaplaşmanın, CHP gibi kendi kendine altı oklar icat etmenin bir manasının olmadığını siyasi hayatımızda fazlasıyla görüyoruz. Bu mantıkla Diyarbakır, İzmir’leşmiş olur sadece. Olan da şimdiye kadar bundan fazlası olamadı. CHP ile benzeşen bir BDP’nin “camideki ibrik”i anlamayacağı söylenebilir. Ama ben ümitsiz değilim. Özeleştiri henüz yapılmış değil. Yapıldıktan sonrasına bakmak gerekir.

Kendi adıma abdest almak isteyen Kürt kardeşlerim için “camide ibrik olma”ktan mutluluk duyabilirim ancak. Başka türlü bir Kürt’ü de benimseyebilirim. Fakat şunu da bir tespit olarak yapmaktan geri durmayarak: Sosyalist devrim kandırmacasıyla bu toprakların evlatları, dedelerinin ibriklerini taşıyan küçük bilgeler olmaktan uzaklaştırılıp ellerinde molotof taşıyan robotlar haline getirildiler. Marksizm ve sosyalizm, ateizmden başka bir şeyi oluşturamadı Türkiye’de. Esasen bundan başkası da mümkün değildi. Bu işlerin altına imzayı Amerika’nın değil de Rusya ile Fransa’nın atması üzerine hâlâ düşünülmüş değildir. Rusya, sosyalizmi ihraç ederek insanımızı boş hayallerle oyalamakla kalmadı, okumuşlarımızı ateistleştirdi. Hiç olmadı İslam’dan uzaklaştırdı. Bu dediğim 1960-1980 yıllarının resmidir. Fransa menşeli sosyalist şairleri, yazarları Yahudi menşeli Frankfurt Okulu taklidi organizasyonlar takip etti 1980 sonrasında. Bu işlerin hedefinde Türkler’den çok Kürtler vardı. Hâlâ da öyle. Rusya yeterince zararı verdi ve çekildi. Fransa, ondan boşalan yeri fevkalade dolduruyor yirmi yıldır. Kürtlerin umurunda olduğunu sanmıyorum Fransa’nın. Kürt kökenli Hamit Bozarslan’ın kaleminden Fransızca yazılan Ortadoğu: Bir Şiddetin Tarihi kitabını okumak bile, Fransa’nın derdini yeterince ortaya koymaya yeter. Bir Fransız’ın asla yazamayacağı bir kitaptır bu. Bozarslan, Fransız hariciyesi için Ortadoğu’da yürüttükleri yıkım faaliyetinin ne derece başarılı olduğu tek tek, ülke ülke anlatır sanki bir yabancı gibi. Türkiye’nin aleyhindedir ama Kürt’ten yana da değildir. Kendisini sözüm ona akademik ölçülere vurup objektif olacağım derken özünü, görüsünü kaybeden nice akademisyenden biridir yalnızca. Tüm başarısının CIA’in kurgusu olduğunu fark eden ünlü ressam Jackson Pollock’un durumunu hatırlamamak elde değil. Pollock, hız tutkunu olup bir gece bir ağaca çarpar.

Özeleştiri, işte bizi bütün bunlardan koruyacaktır… Hiçbirimiz birbirimizin üzüldüğünü istemeyiz. Bundan başkaları sevinç devşirir ama üzülen bizden başkası olmayacaktır. Birbirimizi eleştirmeden önce yapacağımız “özeleştiri”ler, belki de eleştiriye de gerek bırakmayacaktır. Umulur ki BDP, bunu yapsın…

 

Yoruma kapalı.

Etiketler: ,
Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...