21 Ocak 2018 Pazar

Kıymetli hocam Celâl Fedai’nin vesilesi ile Ayşe abla ile tanışmış ve dört yıla yakın bir zaman sürekli olarak görüşmüştüm. Son dönemlerinde rahatsızlığından, hastalığından dolayı pek görüşemiyor olsam da kendisine uzunca bir mektup hazırlıyordum. Fakat kendisine ulaştırmak nasip olmadı. Ayşe ablanın her kişinin üzerinde ciddi emekleri vardır fakat benim için ayrı bir yerdedir ki kıvrandığım, ateşimin küle d/evrilmeye başladığı dönemlerde ateşimi harlandırmış, közümün üzerine biriken isi üfleyip, ateşimi diri tutmuştu. Tanıdığı her güzel insanı bir diğer güzel insanla tanıştırmış bir araya getirmişti. Bugün çevremde en çok değer verdiğim insanların Ayşe Şasa’nın halkasından olması ilginç değildir. Ayşe Şasa’nın yıllar evvel –tanışmamızın dördüncü haftasında- bana ve eminim kıymet verdiği bir çok kişiye yolladığı günlükler onun ferdi/kişisel durumu, ruh halleri ve bireysel tecrübeleri olarak okunabileceği gibi merkeze insanı alan –insanı tanrılaştıran- hümanist kültürün ‘akıl örtüklüğü’yle tanımlanan modern zamanların kültleştirdiği akla bir eleştiri olarak da okunabilir. Çünkü onun günlüğü bir anlamda tasavvufla girdiği çile deryasında tuttuğu seyri sülük günlüğüdür aynı zamanda… Ayşe Şasa günlüğünde, onun hayatında uç veren herkesin ve her şeyin anısı var. Bu sebeple günlükleri fert olarak okuyucusuna, toplum olarak da Türkiye’ye dair şeyler söylüyor. Gün geçirmiyordu… Çünkü bir şekilde gün geçecekti…

 

Abdurrahman Badeci

————————————————————————————————————————

9 Aralık 2009

Bir şekilde gün geçecek…

Hilmi Yavuz’un değerli kitabı “Alafrangalığın Tarihi”ni yarıladım. Batı’nın doğuya bakışındaki ağır “foyalar”, bizim kendi kendimize bakışımızdaki vahim “kısa devreler” en veciz ve sistematik şekilde özetleniyor. Çok zengin bir referans kitabı.

“Tezkiret-ül Evliya” ise gül bahçesinde gezintiler… Gül bahçesinde ümit var, esenlik var. Ferahlık var… “O” bize şahdamarımızdan daha yakın…

Hasta döşeğindeki bir aile dostuna “çektirmemesini” temenni ediyorum.

Dün gece Engin Ergönültaş telefonda “Minare Gölgesi” adlı romanının başlangıç sayfalarından okudu. Engin çok büyük bir sanatçı. Bu da O’nun şaheseri olacak… Her zaman olduğu gibi, iniş çıkışlarıyla, boşluk ve zenginlikleriyle, kabz ve bast halleriyle, “pişiriyor” bizi hayat.

Kars’ta, Hasan Harakanî Hazretlerinin türbedarı muhterem Yavuz Bey’i aramayı düşünüyorum. O’nun sesi ile sanki tayy-i mekan mümkün oluyor. Kendimi türbenin içinde Harakanî Hazretlerinin dizinin dibinde hissediyorum. Her seferinde güven ve ferahlık doluyor yüreğime. Evliyaullah hazeratının bitmek bilmez ihsanları lütufları… Zenginlik hep dikey boyutta… İhtişam hep dikey boyutta… İçinde bulunduğumuz korku ve yalnızlık çağında o boyuta sığmayanın vay haline…

Sevgili Berat Demirci ile konuşuyoruz. O her şeyi yerli yerine koymakta ne kadar mahir. Bana da rehber oluyor. Özellikle yerli olmayan okumuşların çiğliklerini ayıklamada… Bir de sevgili Mustafa Kutlu… Tam Kemal Tahir’in özlemini çektiği yerli aydın tipleri bu dostlar…

Çocukluğumda ve gençliğimde çektiğim o şedit yalnızlığın acısını bu güzel dost halkası ile gidermeye yöneliyorum.

 

10 Aralık

Yıldız Parkı’nda gezinti… Sonbahar yaprakları arasından, göz alabildiğine yeşil çimenler… Öteleri, hep öteleri çağrıştıran… Bizi Öteden haberdar eden Yüce Dost!… Her şey ana her şey Öte için… Bütün acıları dayanılır kılan bu Öte. Müjdelenen bu Öte. Kalbim nurlandı. (Daha çok başındayım bu kavrayışın.)

 

11 Aralık

2005 yılından bu yana sükûn bulmuştum. Patalojik korkularım sıfırlanmıştı. Sekiz ay önce geçirdiğim göğüs kanseri dolayısıyla almaya başladığım bir ilaç dengemi altüst etti. Bu ilacın yan etkilerinden biri korku ve endişe vermesi. Şebek romanında anlattığım Büyük Korku İmparatorluğu… Bir kez daha. Rasyonel, irrasyonel korkuları ve endişeyi gidermenin en önemli yolu dua… Al-i İmran sûresi 154. ayet… Fetih Sûresi son ayet… Belki bir de kağıt üstünde bir şeyler kurmak, bir şeyler tasarlamak. Şebek romanında şizoid Re-Re mürşidi Batın Baba’nın dizi dibinde sükûn buluyordu… Dua ediyordu. Dua ediyorum…

Bir evliyadan naklen: “İsimlerin en hayırlısı olan Allah’ın adıyla, yerde ve gökte O’nun ismiyle birlikte bir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla…”

Hazret-î Aişe annemizin duası: “Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum.”

“Çaresizlerin çağrısına O’ndan başka cevap veren yoktur…”

 

13 Aralık

Yüreğime bir gariplik, odama bir ıssızlık çöktüğü zaman Sivas’ı, Berat’ı ararım. Berat’tan yürek ferahlatıcı Sivas haberleri alıyorum. Söz sözü açıyor. Berat bana bir takım cinaslı maniler aktarıyor. Bunlar halk arasında dolaşımda olan, sıcak bir paylaşım atmosferi içinde zikredilen şeyler:

“Kandırmaz yaran derin, kandırmaz

Nazlı yardan selam gelsin

Selam beni kandırmaz”

Bir diğeri:

“Yarasızlar, ok değmemiş yarasızlar

Yaralının halinden ne bilsin yarasızlar”

ve:

“Yara benden, yara benden

Ok senden, yara benden

Yolcu yoluna kurban

Selam götür yâra benden”

Berat bu vesile ile, bir de kendine özgü bir deyiş sarf ediyor: “Sanal alemin Rabbine hamd olsun.” Öyle ya diyor, Alemlerin Rabbi sanal alemin de Rabbi…” Bu bana, benim Delilik Ülkesinden Notlar’da işlediğim “İlahi Medya” kavramını çağrıştırıyor. Sivas-İstanbul hattında Berat’la sohbet garipliğimi, garibanlığımı gideriyor.

Alem şiiriyetini takınıyor.

 

16 Aralık

Dengemizi bozan ilaç hayatımı zorlaştırıyor. Adem’in ve Hacer’in telefonda kulağıma okudukları İhlas, Felak, Nas sûreleri ne kadar makbule geçti. Hilmi Yavuz’un zihin açıcı kitabı “Alafrangalığın Tarihi” bitti. Fatma Barbarosoğlu’nun “Cumhuriyet Dindar Kadınları” ne kadar iç açıcı…

 

17 Aralık

Zor bir akşamdan sonra Diyazem alıyorum. Sabaha karşı uyanıp Fatma’nın kitabını okuyorum. Sürekli meşgale gerekiyor. Allah dostunun “Yaz” emrini nasıl yerine getireceğim? Ancak bu günlüğü tutabiliyorum. Telefondaki dost seslerinden moral devşirmeye çalışarak…

2005’ten bu yana düzelen sinirlerimin o denge bozucu kanser ilacı ile yeniden bozulması ne tuhaf… “Tezkiret’ül Evliya” ile avunuyorum. Zihnim faal. Boş kalırsam vesvese yapıyor. Mahmut Erol’un İbn Arabi ile ilgili kitabını ısmarlıyorum. Düşüncelerim sürekli ölümle hayat arasında gidip geliyor. Defterle kalem ne iyi arkadaş… Çocukluğa dönüş mü yapıyorum? Duygusal, vesveseli, korkak oldum. Endişeli oldum. Allah dostunun “ Yazı yaz” emrini ancak bu günceyi tutarak yerine getiriyorum. Muhyiddin Şekûr de böyle demişti. “Madem ki O, Allah dostu, yaz dedi, bir kağıt kalem alıp hep aynı cümleyi de olsa kağıda geçirmelisin.” Allah dostunun hâli hep gözümün önünde… O bitmez çalışkanlığı… Azimli hali… Yaz yaz diyen, inşallah tasarrufunu da beraberinde gönderir.

Fatmacık’ın güzel kitabı “Cumhuriyetin Dindar Kadınları” müthiş şevk verdi. Bazı hanımlar ne zorluklara göğüs germişler. Bir süre öncesine kadar okuyamıyordum, gözlerimdeki katarakttan ötürü. Aziz kardeşim Aziz’in himmeti ile göz ameliyatı başarıldı. Ama hiç okuyamadığım o kısa dönemde genç dostlarım bana okumaya geliyorlardı… Betül, Alper, Hacer, Ümmü Gülsüm, Leyla, Aktül Hanım, Gün, Nilüfer, Âdem… O sırada Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u nu okuyordum, Allah dostunun tavsiyesi üzerine. Dostlarım çok ve değerli. Elhamdülillah. Ramazan’da oruçlu oruçlu gelip bana kitap okuyanlar vardı. Bir de yetmişli yıllardaki o korkunç yalnızlığımı düşünelim. Bir kulenin tepesinde, yıllarca, kimsesiz, tam anlamıyla kimsesiz kalışımı… Alemlerin Rabbiyle bağ kurabilmem için belki öyle gerekiyordu… Sonra ortalık bereketlendi, şenlendi. Alemlerin Rabbi sevdiklerini bir bir buraya yönlendirmeye başladı. Dün Betül Demirci, mevsimin ilk fulya çiçeklerini getirmişti. Fulya… Hazret-i Pîr’in kokusu…

 

18 Aralık

Bügün Murat Pay geldi, Bilim ve Sanat Vakfı’ndan. Mahmut Fazıl Coşkun’un, “Uzak İhtimal” filmini seyredecektik. Teknik bir arızadan ötürü seyredemedik. Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”ını merak ediyorum.

Dualarımda sekinet niyaz ediyorum. Hayatında beş kez kanser atlatmış rahmetli Ahmet Yüksel Özemre’yi yad ediyorum. İlk kez yirmilerinde kansere yakalanmış. En son beyin tümörü peydahlanmıştı. Onu da atlattı. Vefatı kanserden olmadı. Kalpten göçtü. Ömür boyu üst üste kanser vakalarını atlatmasının sırrını sormuştum. “Tevekkül” demişti. Tevekkül son aşamalarda harikulâde bir sekinet getiriyor. Sekinetin de bünye üstünde şifa verici, teskin edici etkileri var… Maraza tevekkül, marazı ortadan kaldırıyor… Bazı durumlarda… Sekinet… Sekinet… Sekinet… O sihirli hâl. Ansızın imdada gelen o kadife el. O yürek serinliği, o derin sükûnet…

Hasılı… Müslüman, yerle gök arasında ahenk arayan kimse… Bu arayış ve onun sağladıkları, sonsuz nimetle…- …

 

 

Melâmet dergisinin 2. sayısından alanmıştır.

Yoruma kapalı.

Etiketler:
Benzer Haberler
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...