17 Ekim 2017 Salı;

“Yaşadığını yazmayacaksan, bari oturup yazdığını yaşa. Üst üste binsin ikisi. Tevhid derler, büyük bir anahtar vardır. Her ikiliğin sonunda beliren kapıları açan…”

———————————————————————————————————————————————————————–

-        Alper Gencer, bu günlerde neler yapıyor, neler yazıyor?

Hekimlik yapıyorum ve her insan gibi kaderimi yaşıyorum. Yazdıklarım da o kadere dahil, bana temas eden, bende kendini bulan, daha doğrusu kendimden haber aldığım şeyler… Neye ihtiyacımız varsa o oluyor, mesele “muhtaç” olduğumuzun farkına varabilmekte. Yazdıklarım da, yaşadıklarım gibi bir ayna tutturup dikiliyor önüme. Ne görüyorsak, ne işitiyorsak, ne konuşuyorsak yalan. Ne hissediyoruz? Yaşadıklarımıza eş bir duyguya sahip miyiz? Bana bunlar dert. Derdimiz aynı anda dermanımız ya… Yazdığımız da, yaşadığımız işte.

 

-          Aşık Ahi ile aran nasıl? Zaman zaman çelişiyor musunuz?

Aşık Ahi ile bir aram yok, yani bir boşluk yok aramızda. Çelişsek de imkan olup kaynayan bir aşa dönüşüyor ortamızda. O benden memnun, ben ondan razı. Hem o benim, hem ben o. “Aslında ikimiz de yokuz” deyip gülüşüyoruz. Onun rengi başka, benim rengim başka. Ama işte aynı gökkuşağının renkleriyiz.

 

-          Edebiyat, yazmak senin için ne ifade ediyor ve edebiyatla edebiyat ortamları arasında nasıl bir ilişki görüyorsun?

Yazmanın, yaşamaktan bir farkı yok. Topa vurmakla, yazı yazmak arasında ne fark olabilir? Eğer ki, ikisine de hükmeden aynı gönülse… Birinde gol olur ayağa fırlarsın, ötekinde kaçan gole yanarsın. Ya da tam tersi işte. Ortam güzel kelime. Şayet gerçekten ortamızsa, tam ortamıza gelip kurulmuşsa güzel ama. Edebiyat ortamı diye ayrı bir şerh koymayalım, muhabbet hasıl olunca her yanımız ortamız olmaz mı? Ortam, muhabbete vesiledir. Muhabbete vesile olmayana ortam mı denilir? Edebiyatın yahut yazmanın, yaşamaktan öte/gayrı bir anlamı yok benim için.

 

-          Derin sessizliğini “Alper Gencer çok yakında alışıldığın dışında bir edebiyat dergisi çıkarmaya hazırlanıyor” diye yorumlayabilir miyiz? Gerçekten bağımsız kişiliğin bir dergi çıkarmayı zorunlu kılıyor gibi. Ne dersin?

Çok sene evvel böyle heveslerim vardı, tamamı terk ettiler beni. Dergi çıkarmayı, başına iş almak gibi görüyorum artık. Dergi çıkaranlara da, koca bir ‘helal olsun!’ diyorum. Sabır, gayret, özen, çalışkanlık, istikrar gibi akideler gerekiyor dergi çıkarmak için. Tüm bunları bulduğum yerde, dergi çıkarmaktan başka şeylere bozduruyorum kendimi. Bağımsızlık meselesine gelirsek, ben acayip bağımlı bir adamım esasında. Fakat bağımlı olduklarıma rağbet olmayınca, oradan bağımsız bir kişilik gibi görünüyor olabilirim. Mecburi rıza ile çalışan tam otomatik yaratılmışlarız hepimiz. Kaderini kabullenmeyen, ayrı bir kader mi yaşıyor sanki?

 

-          Birkaç yıl önce verdiğin bir söyleşide, “Artık ben kendi adıma edebiyat dünyasına, edebiyat menşeli birlikteliklere, örgütlenmelere, amacı sadece bu olan hallere, vaziyetlere itimat etmiyorum.” demişsin..Nedir seni bu noktaya getiren, biraz anlatır mısın?   

Bu kadar ağır konuşmuşsam, o sıra olan bitene kızıp öfkeyle boş bulunmuşumdur büyük bir ihtimal. Tabi itimat noktasında, bu söylediklerimin arkasındayım hala. Lakin günah keçim edebiyat olmuş. Kısaca Turabi’nin dediği gibi söylersek: “Muradın yar ise bir tane yeter”. Düştüğüm ikiliğin öfkesi edebiyat vesilesi ile birliktelik kuranları gücendirmişse, affola! Bir müşterek tutturan herkes birlikte olabilir. Müştereğin mahiyeti mühim değil.

 

alper7

 Edebiyat ve ihtiras -edebiyat ve kötülük başlıkları sana en çok neyi ya da neleri anlatıyor?

Kötülük ve ihtiras da, diğer bütün nefsani emarelerimiz gibi oyunun içerisine girip çıkan parçalar. Yaşadığımız hayata yakıştırıyorsak, aynada bunlarla görünmekten memnunsak, diyecek bir şey yok. Ama bunların yanı sıra –becerebilirsek!- iyilik, doğruluk, güzellik, adalet, merhamet, sevgi gibi parçaların da olduğunu hatırlatmakta fayda var. Edebiyat hangisini bulursa onu yazar. Hepsi de hayatın bir parçası olmakla müsemma, kimi ibretlik bir sahne, kimi bir başka aşka bahane…         

————————————————————————————————————————————-

Keşke dünyayı bir bütün olarak karşımıza alabilsek, çocukların tamamını kendi çocuklarımız gibi sevebilsek diyorum. Bana fazla duygusalsın, şairane abartılar bunlar diyorlar. Doğru. Ama reel-politik bu mübalağanın verdiği cennet duygusunun zerresini dahi vermiyorsa, söyleyin ne yapabilirim?

————————————————————————————————————————————-

-          Konuşmalarına, verdiğin söyleşilere baktığımızda, iç dünyasına odaklanmış, piyasadan, siyasadan kendini yalıtmış bir Alper Gencer portresi çıkıyor karşımıza. Lakin şiirlerinin yelpazesi bayağı geniş. Galatasaraylı Semih de var şiirinde, Numan Kurtulmuş da. Yazdıklarının iç ve dış yaşantınla ilgisi, ilişkisi, dengesi hakkında ne söylersin?

Yazmak yaşamaktır derim. Yaşadığını yazmayacaksan, bari oturup yazdığını yaşa. Üst üste binsin ikisi. Tevhid derler, büyük bir anahtar vardır. Her ikiliğin sonunda beliren kapıları açan… İç ve dış birbirinden gayrı değildir. Zahirsiz batın, batınsız zahir olmaz. Yusuf hem kuyunun dibindedir, hem Mısır’a muteber… Biri olmazsa, öteki nasıl olsun kendini?

 

-          “Devrim ve Çay”ı hayatının mottosu kılmış gibisin. Çaylar hâlâ eski kıvamında mı? Ya devrim?

Hayatımın mottosu değil de, içimin de içinden çıkan bir nida diyelim. Çay da, devrim de mütemadiyen devam ediyor. Güzel çay içmenin kendisi devrim zaten. Hayattan beklentileri olan bir adam değilim. Çaylar bir gün tükense de, bunca içtiğimizin tadı duruyor mıh gibi damağımızda. Devrimler de öyle… Bir kere tadını aldık ya, gerisi hep onun peşinden koşturmaca. Onların da vesile olduğu yere kadar gideriz. Her şey tükenirse, biz bize kalanla –inşallah!- idare ederiz.

 

-          İslami camianın direniş ve haksızlığa karşı koyuş refleksini nasıl görüyorsun? Düne göre bugün daha iyi bir noktada mı?

İslami bir camia parantezi açar açmaz, o direnişe ve haksızlığa noksan bir şey koyuyormuşuz gibi geliyor. O camia, bu camia demeden, inançları ve ideolojileri bir kenara bırakıp, insan insana yaşamanın bir yolunu bulmak mühim olan. Sonuçta, İslam da buna vesile değil mi? Saflaştırıcı hamlelere bigane kalıyorum. Bunlar refleks olmaktan çıksın bence, kim bilir soba belki o kadar da sıcak değildir!?

 

         Şairlerin Filistin, Irak, Suriye, Kobani gibi meselelere bakışını, yaklaşım ve duruşunu nasıl görüyorsun?

Şair demek lüzum etmez, hassas bir kalp bütün bu meselelere hep aynı yerden bakar. O müşterek bakışı yakalamak mühim. Maalesef o bakışa giden yolda çeşitli öncelikler arzı endam ediyor. Bir şeyi, diğerinden daha fazla sevince de ipler kopuveriyor. Keşke dünyayı bir bütün olarak karşımıza alabilsek, çocukların tamamını kendi çocuklarımız gibi sevebilsek diyorum. Bana fazla duygusalsın, şairane abartılar bunlar diyorlar. Doğru. Ama reel-politik bu mübalağanın verdiği cennet duygusunun zerresini dahi vermiyorsa, söyleyin ne yapabilirim? Beni de böyle kabul buyurunuz. Zararım da, ziyanım da kendime. Herkes eşit ve sevilmeye müheyya.

 

-          Bir doktor olarak toplumsal, sosyal ve siyasal konularda teşhis ve tedavi sorunu var mı sana göre?

Bir doktor olarak; toplumda yığınla hasta var ve herkes ölmekten çok korkuyor. Hatta o kadar çok korkuyor ki, endüstriyel tıp bu korkunun suiistimalinde… Tıbbın gayesi şifaya vesile olmak iken, ‘daha ne kadar uzun yaşayabiliriz?’ ve hatta ‘acaba ölümün çaresini bulabilir miyiz?’e dönüşmüş durumda. İvan İliç’in “Sağlığın Gaspı” kitabını tavsiye ederim. Ölümü düşman bellemeyelim, ölünce anlayacağız ya, o bizim yârimiz olur.

 

-          Memleketin ahval ve şeraiti hususunda ne düşünüyorsun? Bu memleket nasıl kurtulur? diye sorsam, ne dersin?

Memleket nasıl kurtulur sorusundan ziyade, kendi vücut ülkemin derdindeyim ben. Lütfen bencillik olarak algılamayın ama doğrusu böyle, herkes kendini gerçekleştirir. Kendinden başkasını gerçekleştiren var mıdır? Herkes kendi evinin önünü süpürse, mahallemiz tertemiz olur. Başka kapıların önünü süpürmek gafletiyle çeşitli uykulara dalmayalım. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, yine ve ancak kendi evimizin önünü temizleyebiliriz. Bir vücut sathı kadar imkanımız var. Onu şerefiyle taşımak kafi. Ancak o şerefin seyriyle; mutluluk, huzur ve zevk içinde cennete varabiliriz. Kurtulmak da, kavuşmak da, hep oradan. Ne diyordu Neşet Baba: “Güneşi bir kuvvet karaltır mı hiç/ Allah sevmediğini yaratır mı hiç/ İnsan olan insan darıltır mı hiç/ Haksızlık haksızın yüzünden olur”. Baki muhabbetle… Herkese selam.

 

Konuşan; Hüseyin Karaca

Yoruma kapalı.

Etiketler:
Benzer Haberler
Şiar’dan Kudüs dosyası Şiar’dan Kudüs dosyası   Serap Kadıoğlu yönetimindeki Şiar dergisi, “Kudüs ...
Özlem Karapınar yazdı… Özlem Karapınar yazdı… Emre Ergin’in 2014 yılında Dedalus Yayınevinden ...
Akif üzerinden yakın tarih okumak Akif üzerinden yakın tarih okumak Tire Yayınları, Akif'in İzinde Yakın Tarihimiz ...
Vicdan Manzaraları Vicdan Manzaraları Öyle bir dönemdeyiz... Konuşulacak, konuşulması gereken ...
Hüseyin Karaca yazdı… Hüseyin Karaca yazdı… Bir diğeriyle kurduğumuz ilişki ve iletişim, ...
Granada’dan Dublinliler dosyası Granada’dan Dublinliler dosyası Granada, Soma’da hayatını kaybeden madencilere adadığı ...
Yusuf Tosun yazdı… Yusuf Tosun yazdı… "Bir şiirdi, şarkıydı benim için Boğaz. ...
Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde… Bülent Ata, Zarifoğlu’nun izinde&# “Eve Gitmek İstemediğim Günler”in şairi, nihayet ...
Konuşmanın zamanı geldi… Konuşmanın zamanı geldi… Bizim için aslolan içi boş, anlamsız, ...
Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Mevsim Sonbaharsa Kitap Aşktır Fikir-düşünce dergilerinin esamisi bile okunmuyor. Edebiyat ...